kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Kasım, 2023

Süleyman'ın Dünyası - Sınıf Arkadaşları - Havada Bulut Yok - Karıncayı Tanırsınız


kitapları okumamım üzerinden yaklaşık iki hafta geçti. aslında kitapları okurken içimden bir şeyler yazmak geldi ama nedense okumayı bitirdikten sonra içimdeki o istek yok oldu. tabii bu yok olmanın kiptalarla bir alakası yok. dümdüz üşendim. bugün evde bomboş dururken içimden geldi bir şeyler yazmak istedim. 

süleyman'ın dünyası aslında bir üçleme; sınıf arkadaşları, havada bulut yok, karıncayı tanırsanız kitaplarından oluşuyor. cevdet kudret'in dili çok akıcı. kitaplar çok kolay okunuyor. konular da ilgi çekici aslında ama tüm bunlara rağmen kitaplar popüler olamamış. benim için underrated kavramının tam karslılıgı bu kitaplar. 

türkiye neden bu halde, hem ülke olarak hem de toplum ahlakı olarak neden gelişimini tamamlayamamış sorularına bu kitapları okuyarak bir cevap bulunabilir. cevap bulunmasa da en azında düşünce, fikir edinilebilir. farklı bir düşünmeye insanı sevk edebilir. aslında bu üçlemeyi türkiyede çağdaşlaşma tarihi, türkiyede geri kalmışlığın tarihi kitaplarıyla beraber okumak daha faydalı olabilir. hem politik eksende hem de politiğin topluma etkisi ekseninde çok güzel fikir edinilebilir.


süleyman'ın ilkokul dahil tüm eğitim öğretim hayatı, arkadaşlıkları, ailesi, kariyeri, toplumla ve devletle olan ilişkilerine üçlemede tanık oluyoruz; 10'lu yıllardan 50'li yıllara kadar geniş bir hayatın ve toplumun gerçekliğini anlatıyor cevdet kudret. bu kadar iyi gözlem yapmasının en büyük sebebi de aslında kendi hayat hikayesinden de kesitleri bizim paylaşması; tabii ne kadarını paylaşıyor onu bilemiyoruz. 


türkiye aynı ülke; bugun de aynı, dün de aynı. 100 yıl önce de aynıydı. dertleri aynı, acıları, mutlulukları aynı. bir ülkede yıllar boyu neden hiçbir değişmez insan anlayamıyor. sorun ne ona da teşhis koyamıyor. 2009 yılında üniversite mikro ekonomi dersinde hocamız 80'li yıllarda türkiyenin güney Kore'den ekonomik olarak daha müreffeh bir ülke oldugundan bahsetmiş. geldiğimiz noktada Güney Kore kendisini  batılı ülkeler klasmanına sokarken biz 2009 yılından sonra neler neler yaşadık. bugün gelinen noktada tekrar 90'lı yılların sonuna döndük. sürekli kendini tekrar eden bir ülke. 

yine dağınık bir yazı. 

tekrar kitaplara gelecek olursak... birinci kitapta; sınıf arkadaşları'nda süleyman'ın ilkokul yıllarında aynı sınıf içerisinde cam kenarına varlıklı ailelerin cocukları otururken, varlıklı olmayan ailelerin cocukları da duvar diplerine oturuyor. bugun benzeri özel okullarla, devlet okulları olarak daha medeni bir şekilde yapılıyor. bu cocukların hepsi bu ülkenin çocukları, bunları daha hayatın basında ayrıştırırsak ileride bir arada tutamayız diye kimse sorgulamıyor. kıtlık zamanlarında yapılan yardımları iç eden muhtarı bugun yine görüyoruz. deprem yardımlarının yerlerine ulaştırmayanlar, oradan yolsuzlukluk yapanlar, televizyona çıkıp milyonlarca lira bağış yaptıklarını ilan edip hala yardım parasını göndermeyenler... aynı dertler. 

ikinci kitap; havada bulut yok'ta süleyman, edebiyat öğretmeni olarak kayseri'ye atanıyor. öğretmenlik mesleği hakkında pek bilgim olmasa da anadolu'ya atanan bir öğretmenin derdinin 60 yıl önceyle pek farkı oldugunu sanmıyorum. o zamanlar da öğretmenlik kazançlı bir meslek grubu değildi su anda da öyle denemez. dertler yine aynı. öğretmenlerin borsa, ikinci el araba al sat peşinde koşmaları ne kadar refah içinde yaşadıklarının da göstergesi aslında. süleyman'ın bir dergiye kayseri hakkında yazdıkları denemeleri onun mesleki olarak kariyerinin de sonunu getiriyor. şikayet sonrası bakanlık emrine alınıyor ve görevine son veriliyor. bugun bu yazıları kaçak dövüşmeden yazdığınız zaman basınıza gelebilecekleri tahmin etmek zor değil. imza attıkları için ihraç edilen onlarca akademisyene sahip bir ülkedeyiz. 

üçüncü kitap; karıncayı tanırsanız'la birlikte süleyman istanbul'a dönüyor. işsiz, eşyalarını satarak günü kurtarmaya çalışan birisi. bir yanda da devlete açtığı davanın sonucunu bekliyor öğretmenliğe dönüş için. burada da arkadaslık ilisikilerini tekrar görüyoruz. aradan yıllar geçmiş ilkokul arkadasları evrimleşmiş herkse baska bir hayatın pesinden koşuyor. gündelik dertler. süleyman bir an aşkta kazanacak gibi olsa da yoksulluğu yakasını yine bırakmıyor. orada da isler istediği gibi gitmiyor. 

cevdet kudret'in bu üçlemesi neden bu kadar geri planda kalmış anlamadım. belki yayınevi kaynaklıdır. daha iyi, marketing islerini bilen yayınevi tarafından kitaplar çıkmış olsa belki daha farklı olabilirdi. 

25 Şubat, 2023

Doğu'dan Uzakta


 nereden nasıl başlasam bilmiyorum ama kitap hakkında saatlerce konuşabilirim. okumadan önce kitabın konusu hakkında ayrıntılı fikrim yoktu. zamanında ülkesinden Fransa'ya göçmüş birisi var yeniden ülkesine gidiyor gibi temelde bilgim vardı. bu kitabı okuma sebebim de tamamiyle orta dogu ve Arap edebiyatına bu aralar olan ilgimden dolayı. ara ara insana geliyor böyle farklı kültürlere ilgi alaka... 

kitabı okumaya başladıktan sonra konuya iyice hakim olmaya başladıktan hah iste başlıyoruz dedim. sonrasından büyük zevkle okumaya başladım çünkü kitabın konusu hakkında zaten gevezeliği tutan bir insanım. yoksa kitap müthiş, şahane diye kitabı elimden bırakamama durumu olmadı. tabii depremle birlikte 2 haftalık okuma arasına girmiş oldum zira en ufak farklı bir konuya ilgi gösteremedim. iki hafta boyunca elimde telefon twitter'da vakit geçirdim. sonrasında kafamı tekrar toparlayınca kitabı okudum ve bitirdim. 

direkt konuya girmek gerekirse. ben bu kitapta anlatılanlardan hoşnut değilim. kitabı severek okudum çünkü anlatılan konuları şimdi ne olacak diye merak ettiğim için okudum. merak ediyordum çünkü kitabın her sayfa sonrasını o kadar iyi tahmin edebiliyordum ki tahminimde haklı çıkmak için okudum. 

şaşmıyor. gidenler hep başarılı, kalanlar başarsız ya da başarılı olsalar bile başarılarının arkasında etik ve ya ahlak dışı işler yatıyor. adam Fransa'da saygın bir profesör; kitap yazıyor, dersler veriyor. karısı Arjantinli bir dergi yönetmeni; kültürlü, entelektüel. Albert ülkesinde intihar etme noktasındayken gittiği ülkede kendini buluyor. naim aynı şekilde... gidenler hep başarılı. peki ya kalanlara ne oldu. murad, parti yöneticiliği, bakanlık yaptı. zenginliğinin arkasında kirli işler var. Ramzi ve Ramiz kalıp zengin olsalar da birisi kendi dine imana verdi parayı unuttu. diğeri de parayı görsüzüce harcıyor. özel jetiyle anlık seyahatlar yapıyor. semirmişsin aileden kalan mirası olmasa o da bir şey yapamayacak. gerçi zaten yapamıyor. oteli dar bir gelirle çeviriyor. 

gerçekten kalanlar hep böyle mi? gidenler hep ihya mı oluyor? Batı'nın garip bir tepeden bakısı, oryantalizmi gidenleri de etkiliyor sanırım. gidenler dönmek istemiyor. kendi kültürünü reddetmeye çalışıyor ama bıraktığı gündem olmadan da yaşamıyor. gidilen yere alışmak, oraya aidiyet kurmak kendini kültüründen vazgeçmek mi gerekiyor? dünya vatandaşlığı, çok dillilik böyle bir şey değil. her şeyin ötesinde kendi kültürünü reddetmek isten, benimsemeyen, onunla barışmış olamayan bir insan nasıl dünya vatandaşı olabilir. senin kültürün de o dünyanın bir parçası. dünya vatandaşlığı sadece birkaç batılı medeniyetin dahil olduğu küçük topluluğu benimsemekten geçiyor olamaz. 

gidenlerin başarılı, müthiş insanlara dönüşüp kalanların hiçbir şey yapamamasına, yapsalar bile yapılan işlerin arkasında bir hinlik olduğu anlatısına fena kuruldum. bazen insan kendi kendine bir fikir ortaya atar ve zihninde kendi kendisiyle tartışmaya başlar. öyle bir tartışmaya girdim. dedim bu isin sonu yok. herkes iyi olsun. gidenler de kalanlar da.

14 Ağustos, 2019

Metastaz


sürekli karşıma cıkmasına dayanamayıp alıp okudugum bir kitap oldu. barış tekelioğlu ve barış pehlivan kitabın yazarları. çok fazla tatmin etmedi kitap. bu meselelere çokça kafa patlatan bu gazetecilerden daha iyi kitap çıkabilirmiş. her şeyden önce kitabın adı güzel. metastaz, kanserli hücrelerin vücuttan yayılması demekmiş. buradan hareketle ve kitabın içeriğini düşününce kitaba adı yakışmış.

çok fazla beklentimi karşılamadı kitap. sabah, mesai başlamadan önce çay, kahvaltı yaparken yarım saat haberleri takip ederek gündemden haberdar olan beyaz yakalı için yazılmış gibi. ülkenin geleceği hakkında endişeli, bir şeyler döndüğünün farkında olan insanlar için. kendimi de kısmen bu gruba dahil edebelirim artık. zira ülke gündemi, özellikle fetö, cemaatler, devletin bu konulardaki tutumları bir süreden sonra yoruyor. bu konulardaki haberleri takip etmek zorlaşıyor.

kitap, menzilcilerin sağlık alanında örgütlenmesinden baslıyor, fetö ile devam ediyor. fetö borsası, fetöcü iş adamlarının nasıl yargılamalardan kurtuldukları anlatılıyor. gülen'in ve onun yakınlarının, iş adamlarıyla ilişkisi direkt birince ağızdan, tapelerden kitapta yer buluyor.

aslında bildiğimiz, tahmin ettiğimiz şeyler zaman zaman bir kanıtla önümze sunuluyor kitapta. kitapta değinilen konular hakkında gazete, internet haberlerini okumayı seven insanlar için kitap çok fazla öğretici ya da bilgilendirici olamıyor.

06 Temmuz, 2019

Bıçkın ve Ağlak-Yeni Türkiye'nin Hikayesi


kitabı dün bitirdim. can kozanoglu'nu seviyorum. seviyorum dedim ama okudugum kitap sayısı sadece bir. bıckın ve ağlak ikincisi oldu. aslında sevme sebebim şu, geçtiğimiz yıllarda kendisiyle yapılan röportajlardan bir tanesinden şöyle bir söylemişti. "Şu anda Türkiye'de siyasal olarak en rahatsız olduğunuz insanlar kim derseniz, AK troll denen insanlardan daha fazla rahatsız olduğum, HDP'nin sosyal medyadaki aşırı saldırgan genç Türklerini söylerim. Sosyal ortamda böyle bir tip var. HDP'nin çok saldırgan, küstah, genç bir Türk kesimi var. Kendilerini bir yerlere kabul ettirmek için bu hale geliyorlar belki. Saldırganlıkları, küstahlıkları, bir yerlere eklemlenmeye çalışırken gösterdikleri acımasızlıkları ve pek çoğunun temelsizliği. Yön bulamayıp da yönleri varmış gibi yapmaları. Onlardan ciddi rahatsızlık duyuyorum." 2015 yılına ait cumhuriye gazetesinden bir röportaj. bu cümleleri okuduktan sonra kendisine, fikirlerine meraklı olmustum. o zamanlar hdp'ye oy veren o kesimle alakalı hiçbir problem yoktu. gerçi hala yakın ama takıdıkları tavır, eleştiri kabul etmez durumları kendilerini inanılmaz sevimsizleştiriyordu. hala aynı tavır var. aynı gruba karşı eleştiri getirememezlik devam ediyor. eleştiri getirdiğiniz anda küçümseme, tepeden bakma gibi tavırlarla karşılaşıyorsunuz. 

2015 yılında duymak istediklerimi o röportajda okuduktan sonra yine duymak istediklerimi bıçkın ve ağlak'ta okudum. popüler kültür, sosyal medya eleştirileri hemen hemen benim düşüncelerime çok yakındı. 

sosyal platformlarda artık suya sabuna dokunmadan bulunuyorum. sebebi linç yememek. küfüre, hakarete katlanmak istemiyorum. ne için katlanayım onu da bilmiyorum. değecek olsa bir şeylere katlanayım hakarete ama bir şey değişmiyor. tam tersi linç eden insanlar linç edecek bir şey buldukça daha da idmanlı hale geliyorlar. ne ünlüyüm ne de herhangi bir sosyal konuda mesleki uzmanlıgım bulunuyor ama ben bile linç yemekten çekiniyorum. bu yüzden usul usul dolanıyorum. genel olarak kendimce bir şeyler yazdıgım iki yer var. bir tanesi burası, okuyucu kitlesi yok denecek kadar azdır. ikinicisi de eksi sözlük. orada daha fazla kişiye ulaşılabiliyor. türkiye'de linç kültürünü görmek için güzel bir ortama dönüştü. tabii bir twitter değil.

sözlük'te suriyeli baslıklarına çok sık yazarım. yazıgım gibi linç yerim. 10 sayfa bir şey yazıldıysa toplam 2 ya da 3 girdi mantklı, linç etmeden yazan insanların girdileridir. işin kötüsü linç dısına çıkıp, arastırıp iki kelime mantklı bir şey yazmak istediğinizde al evine suriyeli besle mesajını çat diye mesaj kutunuzda buluyorsunuz. ne alaka çözemiyorum tabii. o baslıklarda yağtıgım şey suriyeli övmek ya da memnuniyeti dile getirmek değil. lincin gereksiz olusu, hatta lincin bile yanlıs bilgiden kaynaklı oldugunu dile getirmek. sorunu kabul edip, mantıklı bir iki cümle kurabilmek. ama yok anında linç yiyorsun. bazıları daha da ileri gidip geri zekalı olmakla, ülkenin geleceğini düşünmemekle itham ediyor. ılık, pembe göt yakıstırmalarına girmiyorum bile. kitapta suriyeli özelinde olmasa da genel olarak benzer konulara değiniliyor. 

müzik, yemek, içmek, siyaset, cemaat, akp, 80'ler, 90'lar, sosyoloji... epey konuya değiniliyor. güzel bir sosyoloji kitap olmus. okurken sıkmıyor. mirgün cabas'n ve can kozanoglu'nun yanından o sohbete dahilmiş hissiyatı bende fazlasıyla oluştu.

06 Haziran, 2019

Okuyamamak


bayağıdır okuyamıyorum. sebebi iş yoğunlugu olarak görsem de tam olarak öyle dğeil. 9 günlük bayram tatilinde de elime şu ana kadar bir şey almadım. huzur'u okuyordum, severek okuyordum ama ara verince bir daha geri dönüp okuma isteği olusmadı. bu sefer yeni kitaba başladım yeni şehirde bir öğle vakti. yine çok severek okuyordum ama ara verince yarım kaldı. romanı bırakıp tarih okuyayım dedim olmadı. demek ki anlık süreç deyip çok fazla zorlamamaya karar verdim.

kitapları uzun zamandır kindle üzerinden okuyorum. matbu kitap en son ne zaman aladım hatırlamıyorum. belki motivasyonumu düşüren şey teknolojidir deyip, okumak istediğim kitabı matbu olarak almayı planlıyorum. belki sorun teknolojiye kendimi fazla kaptırmamdır.

14 Mart, 2019

Birtakım Meseleler


ekşi sözlük'te gezinirken ekrem imamoglu'nun cnn'de buket aydın'ın programına çıkacağını gördüm. sözlük'te başlıgı canlı yayın olarak açmışlardı.

uzun zamandır cnn türk izlemiyordum. izlememe sebebim açık oturum programlarına saçma, izleyiciyle dalga geçercesine konusan konuklar çıkarmalarıydı. gerçi benim takık oldugum bir isim var, o da mehmet sarı. kendisi avukat. ama akp fedaisi gibi konusuyor. sürekli aynı söylemlerle bütün programlara katılıyor. kadrolu gibi... bu yüzden uzun zamandır cnn türk izlemiyordum ama ekrem imamoglu konuk olunca meraktan açıp izlemeye başladım. program canlı değildi. bu tip programlar canlı yayınlanmayınca bende biraz etkisi sönük oluyor ama yine de her şey iyi, güzel gidiyordu. derken yayın kesildi ve cumhurbaskanı programına geçildi. tayyip erdoğan yine bir yerlerde bu sefer cumhurbaskanı sıfatıyla konusuyordu. neden program yayını kesildi diyemiyorum çünkü bu gibi anlarda hep kesiliyor. cumhurbaskanı bir yerde konuşuyorsa mutlaka son dakika olarak bağlanılıyor,  konusma canlı yayında veriliyor. ama keşke, koskoca istanbul'u yönetmeye aday bir isime daha saygılı davranılsaydı. cumhurbaskanı'nın planı, programı belli. ne zaman nereye gideceği, ne konusacağı program dahilinde. haber kanalları da ekseriyetle bunu bilir. ekrem imamoğlu'nun programı kesilmeyecek şekilde yayın akışına konabilirdi. yapmadılar tabii böyle bir şey. cumhurbaşkanı konuşması bittikten sonra program kaldıgı yerden devam etti.

recep tayyip erdoğan cumhurbaskanı sıfatıyla ayrı, akp genel baskanı sıfatıyla ayrı konusuyor. haliyle bütün konusmaları canlı yayınlanıyor. zaman zaman kendisine yeterli muhalefet yapılmadıgını düşünüyorum ama medyanın halini düşününce kim olursa olsun muhalefet yapmak memlekette çok zor. belki de en zor iş... zaten ethem sancak'ın geçtiğimiz haftalarda çıkan bir röportajı akp cenahı için medyanın ne kadar önemli oldugunu kanıtlar nitelikteydi. türkiye'de böylesine medya düzeni olduktan sonra bir şeylerin değişmesini beklemek hayalcilik. yine böylesi hukuk düzeni olduktan sonra bir şeylerin değişmesini beklemek hayalden öte ütopik oluyor.

daldan dala olacak ama akp'ye yakın iş insanları medyanın yanında şimdi kitapçı işine girdiler. turkuvaz medya d&r mağazalarını satın aldı. mağazalar el değiştirmeye başlamasıyla göz önündeki raflarda sergilenen kitapların niteliği değişti. buna dikkat eden olmustur. açık açık belli bir grup için yazılan kitaplar artık daha göz önünde, dikkat çekici yerlerde. bu değişimler değişim anında bir şey ifade etmese de zamanla anlasılıyor yarattıgı etkiler. elbette yasak beklemiyorum ama iyi kötü ufak bir kesimde okuma alıskanlıgı var. onda da okurun algısıyla oynanacak gibi geliyor. çünkü insanlar bir konuya ilgi duyduklarında kaynak araştırması yapmıyor. kaynağın güvenirliğini sorgulamıyor. nasıl internette google'ın getirdiğine kosulsuz inananlar var, kitap okuyanların içinde de kitabın kimin yazdıgından bağımsız, araştırılan konunun kitapta var olmasından dolayı bilgiye güvenen insanlar var. internetteki, medyadaki bilgi kirliğinin yanında kitaplarda kirlilik olacak gibi gözüküyor.

06 Aralık, 2018

Sakıncalı Piyade


evde birçok uğur mumcu kitabı var. zamanında babam, uğur mumcu hayatını kaybettikten sonra sonra set halinde almış. tabii hiçbir tanesini baştan sonra okumamış. bazı kitapların içinde bir sayfa kıvırılmış. evde benden başka kitap okuyan olmadığı için muhtemelen alınca bir heves okumuş babam, kaldıgı sayfayı köşesinden kıvırmış, sonra devam etmeyip rafa kaldırmış. tabii evdeki bu kitapların hepsi bana kaldı. zaman zaman okuyorum. genel olarak bu kitapları okuma konusunda tembelim. gözüm başka kitaplarda oluyor.

sakıncalı piyade'yi oblomov'u okurken ince olmasından mütevellit araya sıkışıtrdım. uğur mumcu'nun cezaevi ve askerlik anılarından olusuyor. kendisi yedek subay olarak askerlik yaparken devrimci düşüncelerinden, devlete karşı komünizm tehlikesinden, fikir suçundan yargılanıyor. cezaevine girdiğinde üzerinde asteğmen üniforması var. daha sonra tahliye oluyor. süreç sonunda sakıncalı piyade olarak askerliğini er olarak ağrı'da tamamlıyor. askerlik sonrasında da bu kitabı yazıyor.

uğur mumcu zamanın aydın insanı. gerçek bir aydın. insanın cezaevine gireceğini bile bile düşüncelerinden taviz vermemesi ve inandıgı düşüncenin üzerine gitmesi onurlu davranış. bu aslında normal, olması gereken bir durum ama futboldaki basit oynamanın zor olması gibi bir durum aynı zamanda. gerçekleri söylemek her dönem birilerini kızdırıyor.

12 mart dönemlerini anlamak için güzel kitap. akıcı üslup, ciddi acılardan çıkarılmaya çalışılan trajikomediler. sudan sebeplerle cezaevine gönderilen insanlar. sanırım memleket her dönem aynı. her dönem egemenler bastırıyor ezilenler ses çıkaramıyor. çıkaranların ömürlerinde de yaşadıkları dramlar çok ağır basıyor.

Emekli Albay Mehmet Arkış, Deniz Gezmiş ile birlikte yargılanan Osman Arkışın babasıydı. Ali Elverdi başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan ile birlikte, Osman Arkış’ı da ölüm cezasına çarptırmıştı.
Mehmet Arkış, karardan sonra, oğlu Osman Arkış’ı, Mamak Cezaevinde ziyaret ederek, oğluna yüreklendirici birkaç söz söyler. Üsteğmen Burhan Poturna hemen, ölüm cezasına çarpıtılan oğluyla birkaç kelime konuşan baba Mehmet Arkış’ı, sıkıyönetim savcılığına ihbar eder.
Tanık kim olacak? Poturna, bunun da çaresini düşünür. Cezaevinde görevli erleri tanık gösterir. İddiaya göre Mehmet Arkış’ın suçu, Silahlı Kuvetlere hakaret ve 12 Mart Muhtırasına küfür etmek. Mehmet Arkış, Ali Elverdi’nin başkanlığındaki mahkemece tutuklanır.
Duruşmaya tanıklar çağırılır. Tanık erler, bir türlü “Muhtıra” sözcüğünü kullanamazlar. Muhtıra yerine çoğu kez “Muhtar” derler. Duruşma yargıcı, tanık erlerden birine sorar:
- Sen duymuşsun, bu sanık, neye küfretti?
- Muhtara komutanım.
- Hangi Muhtara?
- Bizim muhtara.
Mehmet Arkış’ın 12 Mart Muhtırasına küfür ettiği, işte böyle inanılır tanıklarla kanıtlanmış oluyordu…

02 Ekim, 2018

Şeker Portakalı


brezilya'da yaşayan 5-6 yaşlarındaki bir çocugun ağzından anlatılıyor her şey. kitabı çok sevdiğim söylenemez. hatta okurken neden bu kadar sevildiğini de düşünmedim değil. her zaman en çok satan, okunması için ilk akla gelen bir kitap. benim çok da hoşuma gitmedi. belki de gereksiz beklenti oluştu. bu yüzden de okuduktan sonra abartılmış buldum. kitabın en güzel yanı okurken zaman zaman kendi çocukluğumu hatırlamam oldu. zor bir çocukluğum olmadı. rahat büyüsem de çocukken başıma gelen bir takım hadiseler aklıma geldi.

sağda solda okunması gereken kitaplar listesinde mutlaka bulunur ya da birisi kitap tavsiyesinde bulunacağı zaman akla ilk gelen olur, hele hele kitap okumayan birisine ilk söylenen olur belki de. bundan birkaç yıl önce yasaklandıgında da ismi epey duyulmuştu. öğretmen orta okul öğrencilerine ödev olarak veriyor. velilerden birisi de kitabı okuyor ve kitapta türk geleneklerine yakışmayacak kısımlar görüyor. bu yüzden kitap olay olmuştu. öğretmen açığa alınmıştı. kitap meb'in önerdiği kitaplar listesinden kaldırlacaktı. bissürü gereksiz hadiseler. kitabı okurken bu olay aklıma geldi ama hiç öyle örflük, adetlik terslikler göremedim. o çağdaki çocukların rahatlıkla okuyacağı hatta seveceği bir kitap.

01 Ekim, 2018

Boşlukta Sallanan Adam


saul bellow romanı. ikinci dünya savaşı zamanı askere çağrılmak için işinden ayrılan bir adamın işsizliğini anlatıyor. joseph, askere çağrılacağım diyerek işinden ayrılır ama bir türlü çağrılmaz. bu arada zaman geçer, işsiz olarak vakit geçirir böylece bireyin toplumla ilişkisi güzelce görürüz.

kitabı okumadan önce iyi kötü bakmıştım konusuna. ilgimi çekmişti. kendim de kitaptaki duruma düşmüştüm çünkü. askere gideceğim diye işimden ayrılmamıştım ama zor dönemlerdi. kitabın adı gibi boşlukta sallanıyordum. debelenmek gibi. askere gitmediğim iş yoktu. tecil bitmişti. mecburen bana kışla yolları gözükmüştü. askere gitmek için kendi celp dönemimi beklerken kitaptaki benzer sıkıntıları yaşamıştım. parasız kalmak, eksik olmak, kavgacı ruh hali... bunlar bende de vuku buldu. joseph, özgür olsa da özgürlük ona yük olarak geri dönüyor. bu yüzden askerlik gibi tüm özgürlüğünün elden alındığı ortama artık koşa koşa gitmek istiyor. beni alın diyor. toplumun onu getirdiği nokta, aslında toplumun özgür insana nasıl kambur olabileceğinin göstergesi. benzer olay bende de oldu. öyle bir noktaya gelmiştim ki, yeter deyip yaldır yaldır şubeye gittim; ben askere gitmek istiyorum dedim. evraklar, imzalar, komando olmak ister misin tırı vırı derken işimi bitirip, askere gidişimi beklemeye başladım. askere gittiğimde de kendi özgürlüğümü başkalarına vermek beni rahatlatmıştı. çünkü özgürlüğüm bir işe yaramıyordu. özgür olarak bir şey yapamıyordum. kendimden yorulmuştum. kitabı okurken en çok kendimi gördüğüm kısım buralar oldu. toplumun bir parçasısın ama aynı zaman da değilsin. özgürsün ama bir dakika, bazı şeyleri yapamazsın.

saul bellow, bu kitapla 1976'da nobel edebiyat ödülünü almış. günlük şeklinde yazılmış, yormadan okunuyor. güzel kitap. askerlik öncesi boşlukta yaşayan erkek bireyleri zaman zaman kitapta kendilerini görebilir.

28 Eylül, 2018

Peygamberin Son Beş Günü


okuduğum ikinci tahsin yücel kitabı. ilk olarak yalan'ı okumuştum. aradan epey zaman geçti. geçenlerde ne okusam diye düşünürken yalan aklıma geldi ve tahsin yücel kitabi okuyayım dedim.

kitap, sol görüşlü bir insanın hayatını konu ediniyor. okuması keyifli, sıkmadan güzel güzel akıp gidiyor. yalan'da oldugu kadar olmasa da türkçe'de ilk kez duyduğum kelimeler var. kenter kelimesini burjuva olarak kullanmış tahsin yücel. daha önce hiç duymamıştım. okurken tdk'ye baktım ama orada da göremedim. tdk'ye göre böyle bir kelime yok. kitap bir hayat hikayesi oldugundan dönem türkiye'nin sosyolojisi de dikkat çekiyor. toplumun değişimleri idrak edilebiliyor.

yalan'a göre daha çok sevdim. diğer kitapları da listeye attım. zaman, fırsat olunca yavaş yavaş onları da okumayı planlıyorum.

26 Eylül, 2018

Sessiz Ev


okuduğum dördüncü orhan pamuk kitabı oldu. genelde ilk kitaptan sona doğru okunmaya başlanır ama benim için durum tam tersi oldu. sondan başladım başa doğru gidiyorum. gerçi bilinçli yapılmış tercih değildi. öyle denk geldi.diğer üç kitabın açık ara önünde sessiz ev. orhan pamuk'ın 1983 yılında basılan ikinci kitabı. yaşadığım yerin de romanda bir hayli geçmesi kitabı sevmemde büyük etken oldu. izlenen filmde türkiye adının geçmesi gibi yaşadığım yeri ismini her okuyuşumda garip bir hisse kapıldım.

kitap, birbirinden alakasız üç torunun babannelerini ziyaretlerini konu ediniyor. karakterlerin gözünden ilerliyor roman. kuşaklar arasındaki uçurum, çatışma hep var olan sorun. doğu batı arasında kalmış memleketin hala devam eden sorunu. kitapta da farklı zaman diliminde yaşayan insanların ortak sorunu. herkes kendi penceresinden haklı gibi... sanırım bu sorun türkiye için çözülemez bir problem...

06 Eylül, 2018

Matbu Şeyler

IMG_0176.JPG

uzun zamandır evime kütüphane yaparım diye sağdan soldan kitaplara dadanıyordum. kitap satın alma hastalığı denilen olay bende de vuku bulmuştu. sonra tabii bir şekilde bu hastalıktan kurtuldum. bir şekilde dediğimin de bir esprisi yok. maddi olarak zor günler geçirdim. okumadıgım kitapları almamaya başladım. okuyacağım kitabı nerede ucuza bulursam gidip alıyordum. sonra maddi durumu düzelttim ama almamaya devam ettim çünkü kindle almıştım.

zaman zaman ekşi sözlükte parasına kesinlikle değen şeyler isimli başlığa denk geliyorum. kindle benim için tam olarak bu başlığa hitap ediyor. şöyle sağıma soluma bakıyorum. sahip oldugum herhalde en değerli şey kindle. müthiş alet. tabii kindle sahibi olduktan sonra matbu kitap almamaya başladım. kütüphane hevesimi kendi kendime baltaladım. bu aralar yeniden kitap almaya karar verdim ama bu sefer de çok uçuk fiyatlarla karşılaştım. kitap fiyatları kur kriziyle beraber daha da zamlanmış sanırım. bir kitabın 30. baskısının arkasında 45 lira yazıyor 32. baskında 50 lira yazıyor. kitap kapağındaki fiyat değiştirelemediği için 45 lira üzerine 50 lira etiketi basmışlar. üşenmedim bazı kitapların etiketlerinin altına baktım 4-5 lira arası zamlanmış kitaplar. almadan geri çıktım. kindle kullanmaya devam edecektim zaten ama en azından ufak da olsa kütüphanem olsun derdindeydim. artık müsait zamanda sahaflara gidip oralardan ikinci el alacağım ya da internette indirimleri takip edeceğim.

06 Mart, 2018

Palto


akakiy akakiyeviç, kendi halinde düşük dereceli bir memur; gogol, onun içinde bulunduğu hayatı tüm çıplaklığı ile anlatıyor. 1842 tarihinde ilk kez yayımlanmış. o tarihte yazılan kitaptaki toplum sorunlarının şu zamanda hala var olması sıkıntılı bir durum. akakiyeviç, paltosunun bulunması için yüksek dereceli bir memurdan yardım istediği kısımda aklıma nedense dilek özçelik geldi. akakiyeviç, yardım istediğinde küçümseniyor, haddini bilmediği için azarlanıyor. kendisine bunun yol yordamı olduğu söyleniyor. kitabın yayımlanmasının üzerinden 171 yıl sonra türkiye'de bir bakan, kendisinden hak isteyen bir insanın cebine para sıkıştırdı. benzer çarpık sorunlar. makam, mevki, protokol... seviyoruz bu işleri. oysa değerli olan, ünvandan öte emek. yana yana öğretmen olmak isteyen feride'yi bürokrasiyle uğraştıran zihniyet de aynı. akakiyeviç'in yediği azarı, feride'nin de başka bir memlekette yemişliği var. onların romanlarda yediği azarı günümüzde hala yiyenler var.

kimilerinin dünyanın en iyisi olarak gördüğü dostoyevski, hepimiz gogol'un palto'sundan çıktık diyor. biz de o palto'yu bir solukta okuyoruz. modern hayat yıpratsa da inanılmaz güzellikleri var. bazen insanlar keşke şu zamanda diliminde yaşasam diyebiliyor. yanlış zamanda doğduğunu düşünüyor. sanırım ben tam olarak ait olmak istediğim zamandayım. şu an iyiyim. arabalar uçmasa da olur, uçak biletleri biraz daha ucuzlasın gayet iyiyim böyle veya ryanir türkiye pazarına girsin. o da uyar. geçmişte yaşamak istediğim bir an da yok. binlerce yıl öncesinin kemiğinden zürriyet bulunuyor. bilim şu an için beni tatmin ediyor. belki çocuk olmak isterdim bir daha. o da bu yaşlarıma geldiğim zaman hayatta farklı bir şey olacağını düşünmemden kaynaklı, o zamanki hayallerimin güzelliğinden dolayı. şu anda hayallerim var ama sanırım o zaman kurduğum hayallerin güzelliği şu anki hiçbir hayalimde yok. o zamanki hayallerim büyümekle alakalıydı. otuz yaşına gelecektim. neler olacaktı acaba... bahsettiğim hayaller evlenmek, iş sahibi olmak gibi şeyler değil. daha soyut, ütopik şeyler. şirinler köyünde yaşamak veya tsubasa ile aynı takımda oynamak gibi...imkanım olsa o sarı pipiye söyler miydim acaba otuz yaşının hiçbir esprisi yok diye. sadece o yaşta seni ilgilendirmeyen meseleler artık seni ilgilendiriyor. hepsi bu, al sana büyümek. hayat güzel olsa da çok sert ve seni sindire sindire büyütüyor, fark etmiyorsun bile. neyse zaten daha otuz yaşına gelmedim. belki bir şeyler olur. kim bilir. bir de her zaman diliminde sorun var. toplum, devlet, millet kavramları olmadıgı zamanlar da aslanı, kaplanı dert. doğanın koynundasın, o da bir sorun. o yüzden içinde bulunduğum zaman dilimi beni ziyadesiyle tatmin ediyor.

15 Ocak, 2018

Yaban


lisede, birinci sınıfta edebiyat hocam aldırmıştı bu kitabı. bununla beraber küçük ağa'yı da almıştım. özet çıkarıp hocaya verecektim, buna mükabil sözlü notu almış olacaktım. tabii okumadım, internet cafeden çıktıyı aldım, el yazısıyla yazdım ve hocaya verdim. kitaplar da okulun kütüphanesine kalmıştı. hazırlıkta da benzeri olmuştu. genç werther'in acıları'nı almıştım ama okumadan doğru kütüphaneye gitmişti. on dört-on beş sene önce okumak için aldığım kitabı henüz okudum. keşke o zaman okusaydım. bu arada küçük ağa'yı da hala okumadım. kısa sürede onu da okumak istiyorum. lise yıllarım çok eğlenceli geçse de kültür, sanat, müzik, edebiyat konusunda bomboş geçti. üniversiteye gittikten sonra okumaya başladım, film, müzik tarzım oluşmaya başladı. lise yılları kocaman sokak çocuklugu.

bize anlatılanlar, kazmayla, çapayla cumhuriyeti kurduğumuz... herkes birlik oldu ve milli mücadele döneminden çıktık. lisede, tarhi derslerinde anatılanlar bunlar. hele benim gibi ulusalcı, milliyetçi kırması bir ailede büyüyünce, geçmişte herkesin sevgi kelebeği olup vatan için savaştığını düşünüyorsunuz. hiç öyle olmamış tabii. kemal tahir romanları bana bunu öğretmişti. yakup kadri de tasdik yaptı.


Bir gün, uçaklar, gene aşağıya kağıt atmaya başladılar. Sanki havadan kudret helvası yağıyormuş gibi kapışan kapışana… Alan, bir süre kağıdı okumağa çalışıyor, sonra beceremeyip katlıyor, katlıyor ve bir muska gibi kuşağının içine yerleştiriyor. Bazısı gidip imamı buluyor: -Okuyuversene, bakalım ne diyor? İmam hecelemeğe başlıyor: Muhterem Anadolu ahalisi, Kemal çeteleri mahvolmuştur. Adım adım bütün şehirleri, kasabaları zaptettik. Şimdi Ankara üzerine yürüyoruz. Sakın bize karşı düşmanca harekete kalkışmayınız. Biz sizi, Halife tarafından kurtarmağa geliyoruz. -Ne diyor? Ne diyor? … Biz sizi Halife tarafından kurtarmağa geliyoruz. Ne Halifeyi, ne de Peygamberi bildikleri var. Fakat, kurtarmağa geliyoruz sözü, bilmeksizin pek hoşlarına gidiyor. Kurtarmak! Sizi, kim kurtarabilir? Sizi gökten melekler inse kurtaramaz. Çünkü, sizi evvela sizden, kendinizden kurtarmak lazımdır.

kitapta çok etkileyici kısımlar var ama alttaki üstteki kısım çok ilgimi çekti. özellikle son cümle can alıcı, "Çünkü, sizi evvela sizden, kendinizden kurtarmak lazımdır." kitabı okuyunca düşündüğüm bir şey daha var, o da, anadolu insanın hala aynı oldugu. değişen bir şey yok. hala kendilerinden kurturalması gereken insanlar... aradan geçen yıllara rağmen değişen hiçbir şey olmaması koca bir yazık. 

Kıskanmak


türk edebiyatından okudugum en güzel kitaplardan bir tanesi oldu. kötülük üzerine kurulu bir karakter ve onun çevresinden gelişen olaylar. seniha'nın içindeki duyguların günümüzde birçok insanda oldugunu düşünüyorum. belki o duygu, aile arasında olmasa da arkadaş çevresinde epey var. başkasının düştüğü müşkül durumdan haz duymak. başka başka memleketerde bu duyguyu ifade eden bir kelime bile oluyor. insanın içinde yaşattığı ama hiçbir zaman dısa vurmadıgı platonik bir duygu. ailesinin seniha'ya olan davranışlarından dolyı seniha, ağabeyinin içine düştüğü durumdan mutluluk duyuyor. bir nevi öc alıyor. hatta ağabeyinin içine düştüğü kötü durum, seniha'nın istediği gibi olmadığı için seniha bundan üzüntü bile duyuyor.

filme gelince söylenecek pek bir şey yok. olmamış. berrak tüzünataç'ın ve bora cengiz'in oyunculukları kötü. dönemin dilini iyi yansıtamamışlar. rollerin üstesinden gelinememiş. filmin sonuna kadar seniha karakterini izleyici sahipleniyor, seniha'nın aslında kötü bir insan olmasını çok geç anlıyoruz. oysa kitapta ilk sayfalarda seniha'nin kötü bir insan oldugun fark ediyoruz. bu yüzden her ne kadar kitaptan uyarlama olsa da karakterler bakımında çok alakasız bir film olmuş.

07 Ocak, 2018

2017'de Ne Okudum


2017 yılında kendime 35 kitap hedefi koymuştum. goodreads hesabımda da takip ediyordum neler okuduğumu. 2017 yılı sonu itibariyle 47 kitap okumuşum. benim için iyi bir sayı. toplamda 12965 sayfa ediyor. zaten kendi potansiyelimi düşünüp 35 hedefini koymuştum. goodreads hesabıma girince 2017 istatistiklerimi gördüm. neler okumuşum? en ince kitap, en kalın kitap, en yüksek oya sahip gibi kriterlerle 2017 özeti geçmişler. okudugum en ince kitap borges'in kum kitabı olmuş, en kalın kitap ise dostoyevski'nin suç ve ceza kitabı... okudugum kitapların ortalama sayfa sayısı 276; matbu olarak düşününce ince kitap sayılmaz, kalın da sayılmaz. şöyle tepeden bakınca fena değilim gibi... iyi okumuşum. aslında daha da fazla olabilirdi çünkü zamanım çoktu. 

2018 için kendime bir hedef koymadım çünkü hayatımda 6 aylık bir hayattan kopuş dönemim olacak. gerçi fırsatım olursa kitap okuma ihtimalim yüksek ama şartların oluşması lazım. genel olarak 2018 hedefim gelecek kaygısından bir nebze de uzaklaşmak ve kafa rahatlığı... kitap, müzik, film bunlar için hedef koymayı şu an için kendime lüks görüyorum. umarım her şey daha da iyi olur.

25 Aralık, 2017

Martin Eden

bu kadar güzel bir kitabı keşke hayatımın başka bir döneminde okumus olsaydım. zaman zaman izlediğim ya da okudugum şeylerle ilgili bu hisse kapılıyorum. içinde bulundugum durumda tüketmek bana iyi gelmiyor, sanki eserin hakkını verememiş gibi hissediyorum. yine de şu zamanda okumama rağmen beni epey etkileyen bir kitap oldu. insanların değişim süreçlerini severim. belki de yol hikayelerini sevdiğim için, süreçleri de seviyorum. martin eden'ı hayatımın başka bir döneminde umarım tekrar okuma çalışkanlıgını gösterebilirim.

22 Ekim, 2017

İnsan Olmak


benim için biraz rahatsız edici kitap oldu. okumak yordu diyebilirim. kendimi sorgulayan, hatalarımı bulmaya çalışan, kendimi didikleyen hatta bu konularda kendime karşı zaman zaman acımasız davranan bir insanım. bu yüzden kitapta kendimle alakalı yaptığım tespitlerin arkaplanını öğrenince biraz rahatsız oldum. bu da okuma sürecini biraz aksattı. önce kitabı okumayı bıraktım sonra tekrar okuyup bitirdim. engin gençtan'ın okudugum ilk kitabı oldu ve muhtemelen son kitabı olmayacak. her ne kadar engin geçtan'ı okuması benim açıdan yorucu olsa da kendimle alakalı daha aklı başında tespitler yapabilmemi sağlayacak gibi... ayrıca kitap kapakları muazzam. diğer kitaplarına da baktım. şu ana kadar gördüğüm en güzel kapaklara sahip kitaplar. ilgi çekici. çok beğendim.

14 Ekim, 2017

Fareler ve İnsanlar


bir aralar kitap lise öğrencileri için sansürlenmek istenmişti bir ilin milli eğitim müdürlüğü tarafından. herhalde bir-iki yıl oluyor, tam hatırlamıyorum hangi il olduğunu. o zaman okumadıgım için olaya fransız kalmıştım ama okuyunca neden bu düşünceye kapıldıklarını anladım. tabii haklı bulmuyorum. bana göre lise öğrencisini kötü etkileyecek pek bir şey yok kitapta. hele hele bilgiye erişim maliyetinin neredeyse sıfır olduğu iletişim çağında, lise öğrencileri böyle bir kitaptan etkilenmezler. kitapta sansürlenmek istenen yerin mislini internette zaten görüyorlar. il milli eğitim müdürlüğü gereksiz duyar yapmış.

ince bir kitap, sıkmadan bir çırpıda okunacak cinsten. olay örgüsü fazla dağılmıyor, haliyle sağa sola gitmeden olayın içine girerek kolayca okunabiliyor. genelde kitap ya da filmlerle alakalı gereksiz uzunluğa, kalınlığa takılırım ama sanırım ilk defa bir kitabın daha da uzun olması gerektiğini düşündüm. biraz daha ayrıntıya inilebilirmiş ya da sonuç kısmı daha uzun sürebilirmiş. 

12 Ekim, 2017

Kum Kitabı


üniversiteye başladığım dönemde borges'in iki kitabını almıştım ama okuyamamıştım. kitaplar çok ince olmasına rağmen okuyamamıştım. bunun sebebi sanırım o an içinde bulundugum durumdu. yaptığım herhangi bir şeye konsantre olamıyordum. sadece borges değil, doğru düzgün kitap okuyamıyordum. kum kitabı, çok uzun süre kitaplıkta bekliyordu. geçenlerde ince olmasında da mütevellit başlayayım dedim. geçenler diyorum ama kitabı okumamın üzerinden bir hafta geçti, şu an yazabiliyorum. fırsatım da vardı gerçi... herhalde bende pek etki yaratmadı ondan dolayı kitapla ilgili pek bir şey yazasım gelmedi. kısaca bahsetmek gerekirse borges'in öykülerinden oluşan bir kitap. 107 sayfa; bir çırpıda bitiyor.

borges'i ilk olarak anlar şiiriyle tanıdım. zaten şiirin etkisiyle iki kitabını almıştım. anlar şiirini okudugum dönemde sanırım 2009 yılıydı, bende baya etkisi olmuştu. motive etmişti hayata karşı. bu motivasyonla, borges'in kitaplarını alıp okuma girişiminde bulundum ama şiirin etkisi de o an geçti. kendimle baş başa kalınca düşüncelere dalmaktan kendimi alıkoyamıyordum. demek ki şiir, kitap, müzik bir yere kadar insanı motive ediyor. nasıl hayatta yaşadıklarımız bizi düşürüyorsa, ayağa kaldıran, dik tutan yine yaşadıklarımız oluyor.