hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim, 2022

Bizde Olsa


canımı sıkıyor bu öbek. önceden pek sıkmazdı aslında. kim ne yapıyorsa yapsın, söylüyorsa söylesin umrumda olmazdı. bir ara ben de yapıyordum gerçi. ondan dolayı canımı sıkmıyordu. sonra sonra farkına vardım bu saçma söylemin.

genelde avrupa görmüş yurdum insanı kullanıyor bu ifadeyi. bizde olsayla cümleye başlanır, türkiye kıyaslaması yapılır ve ülke kötülenir. bir insan neden içinde bulunduğu topluluğu aşağılamaya çalışır. yapılan şey eleştiri de değil. gelişmiş bir ülkeye bakıp imrenmek çok makul. orada böyle bizde de böyle olsun demek makul istekler ve söylemler ancak kıyas yapıp bizde olsa diyerek devamında küçümseyici ifadeler kullanmak aşağılık kompleksi gibi geliyor bana. 

bazen almanyadan türkiyeye gelen almancılar davranış bozukluğu hususunda eleştiri alır. "babacım orada trafik kuralına uyuyorsun burada kaldırıma park ediyorsun." bunlar böyle işteyle gelen eleştirel laflar. tam tersi durumlara da de birçok kez şahit olmuşluğumuz var. türkiyede sallapati yaşayan yurdum insanı almanyada kurallara riayet ediyor. neden? yani neden kendi ülkende yaşarken kurallara esneklik biçerken elin ülkesinde kurallara harfi harfine uyuyorsun? acaba o kurallar, kurallıktan çıkıp kültür olduğu için olabilir mi? kuraldan ziyade kültüre adapte olmaya çalısıtıgın için olabilir mi? almancıda da bu davranış ortaya çıkıyor. memleketin kültürene adapte oluyor hemen. yoksa yaya yolu burada da var. türkiyede yaşayan insan kurala uymazken, aynı insan bir sebeple almanyaya gidiyor. araba kiralıyor. yaya geçidine geldiğinde zort diye duruyor. aman duralım. kural var. türkiyede de var kural ama uymasak da olur kimse uymuyor. almancı da bunu yapıyor. neyse fazla almancı savunmayayım. 

vakti zamanında ilk kez almanyaya gittiğimde ismi lazım değil bir alman vatandaş almanyaya neden geldiğimi sormuştu. eğitim, dil, master zar zort demiştim. nereden geldin deyince konunun uzamaması için istanbul diye genel bir ibare yapıştırdım. yoksa esas memleketi söylesek orası nerede diyecekti. tarif et dur. alman vatandaş istanbul gibi şehir bırakılıp dışarıyı göstererek buraya gelinir mi diye retorik bir soru sordu. gülüştük tabii. ağzından istanbul çıkınca peşinden schöne sonne diye ekleyiverdi. es regnet immer deutschland diye devam etti. istanbul'da hava hep güneşli mis gibi, burada hep yağmur var, hava kötü diyor... kiminin derdi sadece hava iste. alman vatandaş hem iş icabı hem de istanbul'u sevdiği için gidiyormuş istanbul'a. sormadım nerelere gidiyorsun diye. muhtemelen bir iki hafta turist gibi takılıyor. güzel yerlerde yiyor içiyor ve sonra memleketine geri dönüyor. seven seviyor bu ülkeyi. ben de seviyorum gerçi genel olarak. bağışıklığım var türkiyeye. hiçbir şey beni şaşırtmıyor. zaten bu ülkede ya benim gibi olacaksın ya da turist olacaksın. ancak böyle keyif alırsın. olduğu kadar keyif. 

konuya tekrar geliyorum küçük bir laf sokmasından sonra. bizde olsa... rica ediyorum böyle cümle kalıpları kurulmasın artık. avrupa'nın herhangi bir davranış biçime bakıp bizde olsa diyerek kendini ve içinde bulunduğun topluluğu aşağılamaya gerek yok. ülkenin sorunları malum olsa da kültürleşmiş mevzular üzerinden aşağılık kompleksine girmeye hiç gerek yok. illa girilecekse ben olsam deyin. bizde olsa diyerek beni de o bizin için dahil etmeyin. girmek istemiyorum yaratılan o biz kümesine. bir iki hafta turist hayatı yaşayıp, iki farklılık görünce bizde olsalı cümlelerle türkiye aşağılayıp, sosyolojik analizler çöpten hallice oluyor. orası farklı bir ülke; farklı ekonomi, farklı tarih, farklı yaşanmışlık, farklı alışkanlıklar, farklı kültürler. hal böyleyken onların yaptıkları ya da yapmadıkları üzerinden kendini aşağılamak gerçekten çok absürt bir şey.

şu ülkede bir kategoriye girmeyeyeyim diyorsun ama adam gidiyor geliyor bir yere, sonra bizde olsa diyerek cümleye giriyor. durduk yere kategorize oldun iste... kurtulamıyorsun.

21 Ağustos, 2022

La Stanza Del Figlio

bazen insan sıradanlığın kıymetini bilemiyor sanırım. bahsettiğim şey rutinler değil. gün içinde yapılan sıradan şeyler; ev içinde ailece yenen yemek, elinde telefon boş boş koltukta oturan insanlar, öylesine amaçsızca yapılan sokak gezintisi. bu sıradanlığın içinde olan insanlardan birisini sonsuza kadar kaybedince herhalde o sıradan şeylerin aslında ne kadar değerli olduğunu anlıyor insan. böyle söyleyince de bomboş motivasyon konuşması gibi oldu ama öyle. 

sabah son dakika oğlunuzla olan aktivitenizi iptal edip işe gidiyorsunuz, oğlunuz başka bir plan yapıp arkadaşlarıyla her zamanki gibi dalışa gidiyor, kızınızı basketbol antrenmanına bırakıyorsunuz... hayatın olağan akışı böyle bir şey; herkes bu akışta hayatına devam ediyor. derken bir telefonla oğlunuzun vefat haberi geliyor. bütün sıradanlıkların ne kadar anlamlı olduğunu; sıradan olsa da sıradanlığın değerli olduğunu fark edildiği anlar silsilesi insanın peşini bırakmıyor. üzücü tabii bunlar ama hayat böyle bir şey.

herhalde gün içinde günlük sıradan şeylerin anlamı pek olmuyor; sanki manasız, değeri yokmuş gibi geliyor. çünkü hep aynı; koltukta bos bos oturmak her an yapılan bir şey. mostar'dan neretna'nın serin sularına atlamaya verilen anlam kadar kıymetli olmuyor tabii. ama yine de boş boş oturmanın kıymeti de var. kaybedince anlamlı oluyor. kaybedince anlamlı olan bir şey eldeyse o zaman o da anlamlıdır. 

güzel filmdi. yer yer biraz sıkılmadım değil tabii ama onu hafta sonunun vermiş oldugu gevsekliğe yoruyorum.

17 Ekim, 2021

Mubi Sendromu

her ne kadar mubi'de film izlemeyi sevsem de zaman zaman bu filmleri izlemek yorucu olabiliyor. acaba bu tür filmleri izlemek insan hayatından bir dönemini mi kapsıyor? belli bir yaş aralığında ağır filmleri rahat rahat büyük zevkle izlerken, belli bir doyum noktasından sonra insanın daha hafif, yorucu olmayan filmler izleyesi geliyor. aç bitir kültürünün etkisidir belki de... belki de ekonomideki marjinal maliyetle ilgilidir. büyük iştahla canınız tatlı çekiyordur. birinci, ikinci dilimi zevkle tüketirsiniz. daha sonraki dilimlerde alacağınız zevk iyice azalır. ve sonunda doyum noktasına ulaşmışsınızdır artık. canınız tatlı çekmiyordur. en iyi ihtimalle aradan belli bir zaman geçtikten sonra tekrar o iştah oluşur ve tekrar tatlı yemek istersiniz. mubi sanırım benim için böyle bir durumda. bir yerde doyum noktama ulaşıyorum ve film izlemek izlemek istemiyorum. daha basit işlere kaçıyorum. her neyse artık. squid game şu an daha iyi gidiyor.

26 Eylül, 2021

Servis

geçtiğimiz haftalarda eksi sözlük'te işe servisle gitmekle alakalı bir yazı okumuştum. bir yazar işe servisle gittiği zaman kendisini huzursuz hissediyordu. sanki birileri onları bir kutuya koyup sabah işe bırakıp, aksam alıyordu. benzer şeyleri ben de düşünüyorum. belki bunun işi sevip sevmemekle ilgisi vardır ama her sabah işe gittiğim zaman sanki bir simülasyonun içindeymişim gibi hissediyorum. acaba toplu taşımayla ise gitmek ya da özel araç kullanmak daha mı iyi olur diye düşünüyorum. kuşkusuz özel araç en iyi opsiyon. toplu tasıma biraz daha hayatın içindeymiş gibi hissettirse de konfor açısından en rahatsızı olur. bir de bulunduğum konum itibariyle işe toplu taşımayla gitmek 2 saatimi alır. 

6.00'da servise binmek için hazır bulunuyorum. genelde maksimum 10 dakikalık bekleyişin ardından servis geliyor ve yarım saat içinde işte oluyorum. her ne kadar erkenden ise gitsem de yarım saatte, işe servisle gitmek Türkiye standartların epey iyi süre. ama her ne oluyorsa bana 10 dakikalık bekleyişte oluyor. her şey aynı. servis beklediğim durağın hemen 5 metre ötesinde ellili yaslarında bir kadın bekliyor. genelde ondan önce servise biniyorum. her zaman maskesi ağzında. ben ise servise binene kadar takmıyorum. siyah opel astra ile fırına gelip bir şeyler alan iki bekçi. gece vardiyasında fırından çıkan kasa görevlisi ki kendisi fetö'den atılma bir öğretmen. pejo j9 minibüsüne binmeden önce fırına koşar adım uğrayan ve her zaman mini kıyafetler giyen otuzlu yaslarında bir kadın. renault symbol şirket arabasına güvenlik alarmlarını yükleyip işe giden kırklı yaslarında bir adam. köşedeki nalbura milli gazete bırakan ellili yaşlarında motosikletli. transit geçen beyaz servis minibüsleri... .. hiç şaşmaz. bu rutin her zaman devam eder. bazen bu rutinin içinde sonsuza kadar kendimi tekrara alacağımı düşünüyorum. her ne kadar bir şarkıyı çok sevseniz de sürekli dinlemek marjinal fayda kaynaklı o şarkıya karsı isteksizlik hali oluşturuyor. bu yüzden işimi sevsem de bir yerden sonra bu rutinin içinde olmak sıkıcı olabiliyor.

*

hesap ekstrelerimi kontrol eden bir insan değilim. bu har vurup savurduğum anlamına gelmiyor. nereye ne harcadığımı bilirim. geçen ay kontrol ettiğimde ufak ufak birçok giderim olduğunu fark ettim. neredeyse tamamı online stream sitelerine olan abonelikler. internete verdiğimiz paranın üstüne bir de içerikler için para ödemek zaman zaman canımı sıkıyor. tabii paranın değeri olsa belki bu kadar takılmam anca hem paranın değersiz oluşu hem de böyle ücretler ödemek bazen internete verdiğim ücreti sorgulatıyor. ya internete para vermeyeyim stream platformlara para vereyim ya da internete vereyim diğer aboneliklere vermeyeyim. ikisi beraber olunca kazıklanıyormuş gibi hissediyorum. film platformları, bazı dergiler, spor içerikleri için ayrı ödenen ücretler 15 lira, 20 lira derken ayda epey gider oluşturuyor. buralarda da bir yanlışlık var ama bilemiyorum.

24 Nisan, 2021

9 Ay

 uzun zamandır buraya bir şeyler yazmamışım. 9 ay olmuş. tabii bu zaman zarfından bir şeyler izledim, okudum, dinledim ama nedense yazma ihtiyacı hissetmedim. okudum, izledim diyorum ama açık konuşmak gerekirse çok fazla hayatımı verimli kullandığım söylenemez. iş çıkışı ve akabinde yemek sonrası gelen uyku beni bir şey yapmamaya itiyor. boş durmak ya da zihni yormayan işlerle meşgale olmak daha çok işime geliyor; bunda mesai saatlerinin salgın yüzünden yarım saat erkene alınması ve benim iş için daha erken kalkmamın, erken uyumamın da etkisi var.

son yazından bu yana değişen bir şey yok hayatımda. salgınla beraber yaşama sürecine devam ediyorum. çevremde daha fazla pozitif olan kişi var, daha fazla ölüm duyuyorum. buna karsın aynı yasaklar, kısıtlamalar devam ediyor. bunca kısıtlamaya rağmen vaka sayılarının düşmemesi kısıtlamaların gereği olmadığının ispatı gibi duruyor. 

yapmayacaksın, gitmeyeceksin, koşmayacaksın, yemeyeceksin... biz izin verirsek bunları yapabilirsin, diğer türlü bunların hiçbirini yapamazsın. insanın doğasına ters bir durum. artık serbest kalma zamanı geldi gibi. belki yine kısıtlamalar olmalı ama devleti yapmayacaksın zorbalığını artık bırakması gerekiyor. kendi halinde tek basına bisiklet bile süremiyorsun. kime ne zararın var? kalabalık toplanmalar yine olmasın, yine bazı düzenlemeler olsun ama tek basıma dışarı çıkıp yürüyebileyim, bir banka oturabileyim. geçen sene bahar aylarıyla beraber gelen düzenlemeler yüzünden bir senedir hayatımızı yaşayamıyoruz. baskıladıkça, yapma dedikçe, evlere kapattıkça daha şiddetli çıkmak istiyor insan. 

tekrar buraya bir şeyler yazma motivasyonum olur umarım. tekrar eden bir başlangıç olsun.

03 Mayıs, 2020

Keine Revolution auf nüchternem Magen!


almanyada yaşayan türk kültürünü birçok kişinin aksine seviyorum. tabii buradaki birçok kişi aynı gemide olmayanlar ya da suyun öteki tarafında olanları kapsıyor. bu grup temelde almanyada yaşayan türkler orada sol partileri türkiyede iktidarı ya da sağ partileri destekliyor diyerek, almanyada yaşayan türklere karşı anti tutum benimsiyor. bir zamanlar sanırım böyle düşünüyordum. elbette çok su aktı geçti, benim de fikirlerim değişti. birkaç kez burada da yazmıştım.

almanyada türkiyeye özlem duyan gurbetçilerin birçoğunun sosyalleşme yerleri camiiler. sadece ibadet amaçlı değil, dernek işleri için de kullanılır. camii derneğinin kahvehanesinde oturup muhabbet edilebilir, ülke gündemi yorumlanabilir, süper lig izlenebilir, ekseriyetle silex'te yapılmış lahmacun bulunabilir. zaman zaman özel günlerde kermes işleri olur. görseldeki kadın gibi doya doya türk yemekleri yiyebilirsiniz. fotoğrafı görünce camiilerde yapılan kermesler aklıma geldi.

fotoğrafı twitter'da gördüm. kadın kimdir, nedir bilmiyorum. küçük çaplı araştırmayla fotoğrafın dört yıl önce berlin'de 1 mayıs kutlamalarında çekildiğini buldum. sanırım 1 mayıs fırsat bilinip bir vakıf ya da dernek için evlerde yapılan hamurişleri satılıyor. 

görselde boş mideyle devrim olmaz yazıyor. boş mideyle herhangi bir şeyin olacağını zannetmiyorum ve sloganı sonuna kadar destekliyorum.

22 Mart, 2020

Virüs


fotoğraf çekya'dan. prag metrosunda martin divisek tarafından çekilmiş. post apocalyptic dönemler.

29 Aralık, 2019

Zorluk


iki ay oldu buraya bir şey yazmayalı. blogun içeriğini düşününce bayagı maç, film izlendi. çok kitap alınsa da buna paralel olarak pek bir şey okunmadı; idare edildi. demir eksikliğinden mütevellit bitkinlik hali beni epey etkiliyor. isteksizliklik, eylemsizlik hali... 

dünyada ölüm kadar baska bir şey yok sanırım. hiçliğe gitmek, kaybolmak. geride bırakılan anılar gerçekten anı mı ondan da emin değilim. sanırım aile bireyleri hariç ne kadar yakın olursanız olun ölen kişiyi unutuyorsunuz. bir zamanlar yaşıyordu. hayal gibi bir şey. aile de alısıyor gerçi. zaman birçok şeyi gerçekten çözebiliyor. 

hayatımın bundan sonrası için plan yapmaya çalısıyorum. planı yapması bile zorken uygulamaya geçirmek nasıl olacak bilemiyorum. elimde fırsat oldugu söylesen de bu fırsatı eyleme dökebilmek gerçekten zor iş. kendimde şu an için o enerjiyi bulabilmek isterdim. 

ölüm demişken. her ölüm sonrası hayatın tadını çıkarma klişesi bir yerden filizlenir. ama tabii ölüm kadar gerçek hayatın kendisi. yaşamak gerçekten zor. istediklerini almak, istediklerini yapmak; zor. yine de aldırıs etmeden yapmaya çalışmak gerek. yapmya çalısmak, etmeye calısmak, gitmeye calısmak... sürekli bir şeyleri eyleme dökme çabası. çok yıpratıyor insanı. hele hele günün sonunda elde avuçta ne var diye bakıp hiçbir şey göremeyince, daha da yıpranıyor insan. 

doğmak baska bir gerçeklik. size bagımlı birisinin olması. onun fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamak kadar duygusal ihtiyaçlarını karşılayabilmek... baska bir zorluk. sizi her şeye rağmen seven bir insanın yanından her şeye rağmen bir ömür olabilmek. 

hayat keşke nefes almak kadar kolay olsa. 

22 Eylül, 2019

Z Raporu #2


hayat bu aralar çok hızlı gidiyor. frene basmak istesem de imkan bulamıyorum. belki de hayatımın kontrolü bende değil bu aralar, bu yüzden duraklama yapamıyorumdur. hızlı akıp giden hayattan dolayı buralara pek bir şey yazamıyorum.hoş, yazacak genel olarak bir şeyim yok.

futbol sezonunu, daha doğrusu alt lig tribün sezonunu geçen sene oldugu gibi bu sene de darıca gençlerbirliği ile açtım. iki hafta öncesinin maçını şu anda yazabiliyorum. darıca stadı, kuşkusuz türkiye'deki en güzel stadyumlarından bir tanesi... küçük, sakin bir yerde, denize nazır bir stadyum. ne zaman darıca stadına maça gitsem burayı darıca'ya bırakmazlar, kesin stat yerine baska bir şeyler yaparlar diye düşünüyorum; kafamda rant düşünceleri gezinmeye başlıyor. maça tekrar dönecek olursak, darıca kendi sahasında sezonun ikinci maçında halide edip adıvar'a 1-0 mağlup oldu. son dakikalarda gol ararken dönen top korner oldu ve uzatmaların son dakikasında halide edip kornerden buldugu golle darıca deplasmanından üç puan aldı. ancak genel olarak darıca fena değildi. sezon içinde iyi bir santrafor standartı tutturabilirseler bu sezon iyi iş yaparlar.


apparat bu aralar dinlediğim şarkıcı... dönderip dönderip dinliyorum. herhalde biraz dinginlik istediğimden dolayı sık sık dinlemeye başladım. aynısı no clear mind dinlerken de oluyor. beni bir yerden alıp başka bir yerlere bırakıyor şarkı. bıraktıkları dünyada sanki zihnimde hiçbir şey yokmuş gibi hissediyorum.

 hayatta yeni kararlar alma aşamasındayım. ama bu kararları kim uygulayacak şimdi diye diye erteliyorum. erteleye erteleye bazı kararlar için yaş haddine takılmaya başlıyorum. karar alma kısmından ziyade kararı uygulama konusunda daha kararlı ve istekli bir insan olmak isterdim. maalesef değilim. sürekli ertelemeler. daha zaman var düşüncesinden dolayı hiçbir şey yapamıyorum.

yine bir dizi daha yarım kaldı sanırım. rita'nın üçüncü sezon ikinci bölümün bitti... orada kaldım ve ilerleyemiyorum. en son diziyi ne zaman izledim anımsamıyorum. zaten dizi konusundan aşırım tembelim. mini diziler hariç herhangi bir dizinin tüm sezonlarını izlememişimdir. rita konusunda kendimden umutluydum ama olmadı. yeni bir dizi honourable woman'a başlamak istiyorum. tek sezon mizi dizi. tam istediğim türde.

bloga güneşli pazartesiler ve gol serisi yapmaya çalısıyordum. güneşli pazartesiler bir yere kadar geldi ama gol bir posttan öteye gidemedi. kuşkusuz her hafta sonu harika goller atılıyor ama bloga ugramıyor o goller. bu postla birlikte yeni bir seri daha başlamış oluyor. ilki burada olan z raporu'nun ikinci postu bu olsun. zaman zaman genel olup bitenleri toparlama serisi...

21 Temmuz, 2019

German Doner Kebab


başka kültüre gitmekle kalmayıp artık o kültüre ait olmak böyle bir şey sanırım. fotoğrafı buradan aldım, glasgow'da bir dönerci; dönerin meşhur olması kadar alman döneri olarak meşhur olması ironik. biraz bakınınca döner, dünyanın farklı noktalarında alman olarak nam salmış. türkiye'de bile alman döneri olarak satılan yerler bulunuyormuş. kuşkusuz almanya'da yapılan döner türkiye'de yapılana göre daha farklı ama neticede döner dönerdir.

aşağıdaki videoda da eski bir nazi sempatizanı nazi saçmalıgından dolayı 15 yıl boyunca döner yemediğini dile getiriyor. dönere bile ırkçılık yaparsın ama glasgow'da döneri alman diye görürsün.


29 Haziran, 2019

Gidebilmek


insan gibi hissetmek. yaşayabilmek. hayat zaman zaman cok acımasız bedeller ödetiyor. kızının daha iyi hayatı hak ettiğini düşünen el salvadorlu baba, meksika abd sınırını geçerken akıntıya kapılıyor.

aylan bebek aklıma geldi. ailesi onu savaştan kaçırmaya çalısırken minik bedeni sahilde bulundu. kuşkusuz dünyadaki herhangi bir bebek gibi o da en iyisini hak ediyordu. yaşasaydı bugün 7 yaşında ve ilkokula gidiyor olacaktı ve o da genellemelerden kurtulamayıp linç yiyecekti.

eksi sözlük'te siktir olup gitmek baslıgı var. herkes umutla bir yerlere gitmeye çabalıyor. ama nereye gidilirse gidilsin, yanında doğduğun, büyüdüğün yerleri, yaşanmışlıkları da götürüyorsun. tabii hoş karsılanmıyor bunlar; entegre, adapte diyor ev sahipleri.

kalmak, gidebilmek, gitmek ve yaşamak. hepsi bazı insanlar için çok zor.

06 Haziran, 2019

Okuyamamak


bayağıdır okuyamıyorum. sebebi iş yoğunlugu olarak görsem de tam olarak öyle dğeil. 9 günlük bayram tatilinde de elime şu ana kadar bir şey almadım. huzur'u okuyordum, severek okuyordum ama ara verince bir daha geri dönüp okuma isteği olusmadı. bu sefer yeni kitaba başladım yeni şehirde bir öğle vakti. yine çok severek okuyordum ama ara verince yarım kaldı. romanı bırakıp tarih okuyayım dedim olmadı. demek ki anlık süreç deyip çok fazla zorlamamaya karar verdim.

kitapları uzun zamandır kindle üzerinden okuyorum. matbu kitap en son ne zaman aladım hatırlamıyorum. belki motivasyonumu düşüren şey teknolojidir deyip, okumak istediğim kitabı matbu olarak almayı planlıyorum. belki sorun teknolojiye kendimi fazla kaptırmamdır.

18 Mayıs, 2019

İki Haftalık Z


iki haftadan fazla olmus buraya yazmayalı... iki haftada kayda değer pek bir şey olmadı demek ki. standart hayat devam edince insanın aktaracak bir şeyi de olmuyor. aktaracak bir şey yoksa yasanılan hayat gerçekten yasanıyor mu ayrı soru işareti.

futbolla devam edeyim. gebzespor küme düştü. gerçekten bunu başardılar. son hafta erbaa deplasmanına gidildi ve beraberlikle dönüldü. gebzespor türkiye futbol liglerinin en kötüsü olan bölgesel amatör kümeye tekrar düştü. geçen seneye kadar yedi sezon oradan çıkmak için uğraşıldı. bu sefer kaç sene sürecek göreceğiz.

yarın galatasaray'ın maçı var. 19 mayıs günü iktidar destekli başakşehir ile maça çakmak keyifli olacak. başakşehir özelinde muhtelif futbol forumlarından ya da mecralarda epey yazdım; sıkıcı, soğuk, manasız bir takım. daha fazla yazmaya gerek yok. umarım yarın onları sami yen'de yenip şampiyon olacağız. sezonu iki kupayla kapatacağız.

birkaç hafta önce işten dolayı hiçbir okuyamadıgımı, izleyemediğimi yazmıştım. kendime katkı açısından yaptıgım yegane şey, işe gidip gelirken müzik dinlemek oluyor. o da toplamda 50 dakika sürüyor. günde 50 dakika müzik. başka bir şey yok. tabii buna dur demenin zamanı gelmişti. uzun zamandır okumak istediğim yenişehir'de bir öğle vakti'ne başladım. şu ana kadar harika gidiyor. daha önce sevgi soysal'ın tane rosa kitabını okumuştum. çok ince bir kitaptı. vesileyle sevgi soysal'ın hayat hikayesini öğrenmiştim. bu ülke herkese çektiriyor ama bazı insanlara daha fazla çektiriyor.

sosyal medyada sıklıkla adını duydugum chernobyl'e başladım. az önce de after life'ın ilk bölümünü izledim. çernobil'de yaşanan kaza daha önce  ilgimi çekmişti. bir şey izlemedim ama nedir ne değildir diyerek okuma yapmıştım. iyi kötü fikir sahibiydim. ancak yasananların boyutunu tam idrak edememiştim. dizide kurgu da olsa görsel olarak görmek insanı daha fazla olayın içine alıyor. mini dizi olması ayrı güzel. uzun soluklu dizileri takip edemiyorum. bir yerde kopuyor. izlemeyi bırakıyorum. mini diziler bu açıdan güzel.

after life'ı geçtiğimiz aylarda duymuştum. merak edip izleme listeme atmıştım. izlemek için bir şeyler ararken süresi çok cazip geldi. bu yüzden izlemeye başladım. zaten dram türünü seviyorum. dram, komedi birleşimi olunca daha da seviyorum. dizinin ilk bölümü idare eder kıvamındaydı. karısını kanserden kaybeden bir adamın hikayesi. konu çok sıradan gibi ama bir o kadar da hayatın içinden. belki de bu yüzden sıradan. umarım dizi ilerleyen bölümlerde açılır, daha güzelleşir.

bu kadar bitti yazacaklarım.

27 Nisan, 2019

Al Evinde Besle


ekşi sözlük'ü takip etmeyi seviyorum. türkiye'de böyle bir data olması zaman zaman işimi kolaylaştırıyor. özellikle kültür, sanat işlerinde fikir sahibi olmak için güzel eleştiriler bulmak hala mümkün. eski yazıların içinde ucundan, kıyısından ekleme yapılsa tez olabilecek girdiler mevcut. genel olarak, uzun süredir takip eden biriyseniz yazıyı kimin ne amaçla yazdıgını da idrak edebilip, yazının troll tarafından yazılıp yazılmadıgını da anlayabiliyorsunuz.

suriyeli meselesi sıklıkla sözlük'te gündem oluyor. açılan başlıgı uzaktan takip etsem de zaman zaman dayanamayıp başlıga dahil oluyorum ve günün sonunda gelen sert özel mesajlarla kullanıcılarla tartışmaya başlıyorum.

sözlük, kullanıcıları itibariyle tahsilli insanlardan oluşuyor. benim için problem burada teşkil ediyor. eğitim almamış, hayata erken atılıp çalışmak zorunda kalmış, kendini geliştirememiş insana düşüncelerinden dolayı çok fazla kızmıyorum. hele hele türkiye gibi fırsat eşitliğinin olmadığı, gelirin adaletsiz dağıldığı ülkede insanlara yapamadıklarından, olamadıklarından ötürü hiç kızamıyorum. bununla beraber her ülkede kendini geliştirememiş insanlar mecvut. süper güç, kaçıp gidilmek istenen batı ülkelerinde de bu tip insanlar var. batının imrenilen şartlarına rağmen kendini geliştirememiş insanlar bolca bulunuyor, nüfuslarının büyük payını oluşturuyor.

sorun ettiklerim eğitimli insanlar. onların hayata bakışları, olayları ele alış biçimleri, düşünme biçimleri... bu noktada büyük problem teşkil ediyoruz.

suriyeli sorunu var. böyle devam ederse sorunun katlanarak büyüyeceğini biliyorum. bundan dolayı akılcı, mantıklı çözümler bulmamız gerekiyor. bunu bulacak insanlar da türkiye'nin okumuş insanları... çünkü aldıkları eğitim onları akıllarını, mantıklarını kullanmaya, sorunlara analitik çözümler bulmalarına olanak sağlıyor. ama söz konusu suriyeliler olunca mantık tamamen devre dışı kalıyor ve al evinde besle çözümünden öteye gidilemiyor. aslında sadece suriyeli sorunu için değil, genel olarak bu insanların olaylara yaklaşımlar yanlış, eksik, hatalı.

seçim öncesi youtube'da yayınladığı röportajlarıyla ünlenen bir kişi, seçim sonrası da röportajlarına devam etmiş. geçenlerde bir tanesine denk geldim. yoldan bir insan çevriliyor, suriyelilere evine alıp alamayacağı soruluyor. evet cevabı alırsa hemen önüne genç suriyeli getiriyor ve al hazırda birisi var diyerek suriyeli genci evine alabileceği belirtiliyor. tuzak röportaj. buradan da ülke insanımızın ne kadar ikiyüzlü olduğu sonucu çıkarılıyor.

al evinde besle cümlesi irrite edici. ancak gerçekçi çözüm olarak kabul edelim. hayatı düzen içinde devam eden bir insana, hadi evine gidelim derseniz sizi çok sevse bile muhtemelen mırınkırın edecektir. müsait misin, başka işin var mı sorularını sormadan eve misafir olmak isteyen insanı çok sevsek bile istemeyebiliriz. hal böyleyken, evinde suriyeli misafir edebileceğini söyleyen insanların karşısına bir anda suriyeli çıkarıp hadi evine al demek hiç iyi niyetli değil. buradan da al işte ülke insanı diyerek analiz yapılmaz. insanlar suriyeliler hakkında vicdan yapabilir, evini açabileceğini söyleyebilir, burada en fazla insanların suriyeli konusunda duyar gösterdiğini anlarız. insanların tanımadığı, bilmediği insanları evine almak istememesi kadar doğal davranış biçimi yok.

eğitimli insanlar konusuna tekrar dönersem, ülke için büyük problem teşkil ediyorlar, endişe vericiler. ülkelerin geleceğini ülkenin eğitimli insanlarının belirlediğini düşünüyorum. eğitimli insanların gelişmişliği kadar ülke de gelişiyor ama bizim memleketin eğitimli insanlarının eğitim kaliteleri düştükçe, insanların olaylara bakış açıları da köreliyor; bakış açısı, kahve önü, tabure sohbetinden öteye gidemiyor. duyar gösterilmesi gereken konulara, eksi sözlük gibi kullanıcı profili eğitimli insanlardan oluşan platformda bile nefret diliyle yapılan yorumlar bulunuyor. yorumların neredeyse tamamı nefret diliyle oluşabiliyor. bu konuda farklı fikri olan insanlara da, ülkenin diğer problemi olan linç kültürüyle yanıt veriliyor. linçten nasiplenmek istemeyen insanlar yorumdan kaçınınca, ortam tamamen nefret diline bürünüyor. bu da hiçbir şekilde çözüm üretilememesine sebep oluyor.

mevcut yöneticilerin ülkeyi halk diye tabir edilen, hayata atılıp kendini geliştirememiş insanlar için yönetiyor. bu insanlara bakarak ülke yönetildiği zaman bir adım ileriye gidilemeyeceğini düşünüyorum. çünkü ortalama halk, kendi ekonomisi zarar gördüğü vakit rahatlıkla değişkenlik gösterebiliyor. bu yüzden ülkenin esas olarak eğitimli insanlara göre yönetilmeli. ancak bu insanların toplumsal olaylara yaklaşımını gördükçe, yönetim anlayışı ne olursa olsun kendi çapımıza mahkum hayat yaşıyoruz.

22 Nisan, 2019

Sinek Raketi


cumhuriyet tarihinin en kötü partisi olabilir ak parti. özellikle seçim zamanı söylemleri, medyayı kontrol ederek insanların düşünceleriyle oynamaları türkiye tarihinde onları çok ayrı yere koyuyor. birçok siyasetçi geldi geçti, sevabıyla günahıyla yönettiler bu ülkeyi... ama bu ülkeyi kuranlar dahi ülkenin sahibiymiş gibi yöneticilik yapmadı. ak parti'yi gören bu memleketin tapusunu onlarda sanır, öyle bir yönetim var. yerelde durumlar çok daha fena, belediyelerde her kurumun içine girerek esnaf gibi yönetim anlayışındalar. kadın kolları bir yerden, gençlik kolları bir yerden yerel belediyeleri avuçlarının içine komple almışlar. ibb'de bunları iyi kötü görmeye başladık. hiçbir vasfı olmayan insanları uçuk maaşlarla çalıştırıyorlar. üç kuruşluk işleri dünya paraya yaptırıyorlar. türkiye'nin en batık belediyesi benim yasadıgım ilin belediyesi. dünya kadar borç olmasına rağmen karsılıgında yapılan iş yok. daha sonra sayıştay raporlarından öğreniyoruz paraların nerelere gittiğini. 200 kişilik yemeğe 1000 kişilik ödeme yapılması, 100 kişilik tatil için 500 kişilik tatil parası ödenmesi gibi. bir belediye neden vatandaşı tatile gönderir onu da anlamıyorum tabii.

konuya döneyim.

kılıçdaroglu'nu seviyorum. liderlik vasfı yok gibi içi boş eleştirileri dikkate almıyorum. liderlik vasfı olmayan bir insanın chp genel baskanı seçilme ihtimali dahi yok. kendisini sevdiğim ve savundugum için baska baska platformlarda yazarken laf yemişliğim çok oldu. sevme sebebim iyi insan olmasıyla alakalı. tarihin en pişkin partisine karşı muhalefet yapmak zorunda kaldı. özellikle havuz medyasının kurulmasıyla beraber muhalefet yapmak zorlaşmasına rağmen elinden geldiğince onurlu bir şekilde bu ülkede söz sahibi olmaya çalıştı. her gün türlü türlü onlarca yalana karşı bir şeyleri değiştirmeye çabalıyor.

dünkü saldırıdan sonra malum cepheden gelen tepkilere bakınca kemal kılıçdaroglu'nun ne kadar zor bir iş yürüttüğünü bir kez daha anladım. alenen ülkenin muhalefet partisi liderini linç etmeye çalışan güruha milli savunma bakanı değerli arkadaşlar tepkinizi dile getirdiniz diyebiliyor. onun için salt bir tepki. devlet bahçeli'ye diyecek söz bulamıyorum. bir yere gidip gitmemeyi alınan oyla ölçeceksek, devlet bahçeli'nin adımın atmaması gereken yerler olmasına rağmen zamanında oralara gidip miting yaptı. insan yalandan da olsa geçmiş olsun der ama kılıçdaroğlu'nu suçlu gördü. ülkenin içişleri bakanı muhalefet partisinin şehit cenazelerine alınmaması talimatını verdiğini söylüyor. yine aynı insan seçin öncesi devleti kanalına çıkıp klasör klasör belgelerle chp'nin belediye meclis üyesi adaylarının terörist oldugunu ispatlamaya çalısıyordu. tankla, topla, tüfekle savaşan insanlara karşı basit  tabancamsı bir şey var kılıçdaroglu'nun elinde. kılıçdaroğlu böyle insanlara karşı elinden geldiğince bu ülkenin değerlerini koruyor. ama en büyük yanlışı halkı fazla ciddiye alması. yani şu halkı ciddiye almayı bırakmak gerekiyor. ne düsündüğü belli olmayan, motorları tamamen nefretle çalısan insanlara göre ülkeyi yönetmek bırakmak gerekiyor. bu tip insanlar istisnasız her ülkede fazlasıyla mevcut. ama bizim siyasetçiler sürekli onları düşünerek hareket ediyor. almanya'da da çomar çomardır. ama kimse çıkıp onu dikkate alarak ülke yönetmez. onlar sinek gibi vızıldar durur. sinek raketiyle bir tane vur tamam işi bitti. sinek öldürülen plastik nesnenin adı sinek raketiymiş. onu da şimdi öğrendim. şu basit plastik nesne bile bu halk için fazlayken koskoca ülke onlar için yönetiliyor. ayıptır bu ülkenin parasına, zamanına, geçmişine, geleceğine.

dünkü görüntüleri gördükçe üzülüyorum. nasıl bir ortam, nasıl bir halk, nasıl bir nefret. bu işin içinden nasıl çıkılacak hiç bilmiyorum. tek bildiğim hala onurlu insanların siyasette oldukları. onlara bel bağlamış durumdayın. umarım onlar yanıltmazlar.

Ajax: CTRL + ALT + DE LIGT


ajax, 1-1'in rövanşında, deplasmanda juventus'u 2-1 yenerek yarı finale çıktı. maç sonrası sport360'nin görüntüsü. açıkçası gazete mi, dergi mi tam olarak hangi yayın organı bilmiyorum ama muazzam bir başlık atmışlar. twitter'da görüp beğenmiştim. buraya eklemek istiyordum ama fırsat bulamadığım için bu güne kaldı.

son 16 turundan ajax, real madrid ile eşleşmişti. maç günü aynı zaman tottenham-borussia dortmunda maçı da vardı. iki maç aynı saatte başladıgından dolayı izleyiciler genelde tottenham-dortmund maçını tercih etmişlerdi. bu çıkarımı tamamen sosyal medyada yazılanlardan dolayı yaptım. tweet akışı genelde ingiltere'de oynanan maçtan geliyordu. ufak ufak ajax-real madrid maçından bahsedenler oluyordu. ama daha maçın başında ajax öyle bir oynamaya başladı ki, kısa sürede herkes ekranı çevirip ajax-real madrid maçını izlemeye başlamıştı. ajax 2-1 yenilse de aslında galibiyeti hak eden taraf olmuştu. nitekim ikinci maçta ispanya'da real madrid'e 4 atarak çeyrek finale çıktılar.

son 16 turunun diğer eşleşmelerinden bir tanesi de juventus-atletico madrid olmuştu. ilk maçta ispanya'da 2-0 kaybeden juventus, rövanşta muhteşem performans göstererek atletico madrid'i 3-0 yenmişti. ronaldo'nun inadı ve iştahı görenler juventus'u kupanın mutlak favorisi ilan etmişti bile...

nihayet çeyrek finale gelindi ve juventus-ajax eşlemesi gerçekleşti. kuralar belli olduktan sonra en merak ettiğim eşleşme oldu ama maalesef her iki maçı da izleyemedim. ajax'ın son 16 turunda oynadıgı futbolu görünce juventus'un çok zorlanacağını düşünmüştüm. ancak zorlanmasına rağmen turu juventus'un geçeceğini düşünüyordum. yanılmışım. hollanda'da aldıgı beraberlik sonrası italya'da juventus'u 2-1 yenen ajax yarı finale yükseldi. akabinde de görselde başlık atıldı. ajax'ın tarih yazdıgı sezonda çok önemli iki maçı kaçırsam da yarı final maçını kaçırmak istemiyorum. tottenham'la çok sert iki maç oynayacaklar. bakalım ajax'ın gençleri neler yapabilecek.

tabii ajax'ın genç oyuncularla böylesi muhteşem oyun oynaması ve oynadıkları oyunun basarı olarak karsılığı olması bizim memlekette altyapı, genç oyuncu söylemlerini bir kez daha gün yüzüne çıkardı. 19-20-21 yaşındaki genç oyuncuların oynadıgı oyunları gördükçe insanın kendi takımı için içi gitmiyor değil... türkiye'de de cesaret gösterip genç oyuncu oynatmaya çalışan hocalar olsa da başarı olarak karşılık gelmeyince bundan bir şey olmaz hoca düşüncesine giriyor taraftar. bu da hem oyuncuya hem de hocaya baskı olarak dönüyor.

türkiye'de neden genç oyuncular oynamıyor sorusu çok sık soruluyor. soru bir tane olsa da birçok cevabı var. oyuncu, hoca, taraftar herkes oyuncunun oynayıp oynamamasında sorumlu. ama tüm bunların içinde tabii en az suçu olan oyuncu... türkiye'de genç olmak başlı başına problem. her alanda böyle. futbolcu, gazeteci, öğrenci, mühendis, bankacı, öğretmen... bundan dolayı türkiye'de neden genç futbolcu yetişmiyor sorusu, türkiye'de gençler neden hayatın içinde bu kadar aktif olamıyor minvalinde sorulmalı. konu futbolla alakalı olsa da türkiye'de gençlerin kronikleşmiş problemleri var. herhalde bunlar çözülmeye başladıktan sonra türkiye'den genç futbolcular da çıkar.

20 Nisan, 2019

Okumak İzlemek


en son iki hafta önce rocky'i izlemişim. iki haftadan fazla olmuş bir şey izleyemiyorum. şu anki işin kötü tarafı epey yoğun geçmesi, eve geldikten sonra bir şey yapmak canım istemiyor. yemek sonrası hemen uyku haline geçiyorum. izlemek gibi kolay eylemi bile yapamıyorken kitap okumak epey oldu hayatımdan çıkalı. en son geçtiğimiz ay ilber ortaylı'nın avrupa ve biz kitabını okumuşum. daha sonra ahmet hamdi tanpınar'ın huzur romanına başladım ama iki hafta oldu kitabın yarısında kaldım. yarısında kalma sebebim sevmemek değil, severek okuyordum ama hayatımda olan değişiklik ilgi alanlarımı kısıtladı. sadece kitaplar, filmler değil, maç bile izleyemiyorum doğru düzgün. şampiyonlar ligi maçlarının ikinci yarıları yok. uyumuşum. tabii bunun değişmesi gerekiyor. böyle yaşamak yıpratır. bünyeye sanat sokmak lazım. fırsat, alan yaratıp okumak, izlemek gerekiyor.

14 Nisan, 2019

Geç Başlangıç

hafta başından beri farklı ortamdayım, farklı bir hayatın içindeyim. adaptasyon konusunu aşmaya çalısıyorum. biraz daha zamanın geçmesiyle her şeyin oturacağını düşünüyorum ama yine de bazı gerçeklerle yüzleşek zor olabiliyor. böyle bir işi açıkçası pek hayal etmemiştim. kendime uygun bulmamıştım ama şöyle bir şey daha var, şu ana kadar kendime uygun buldugum işler için yaptıgım tercihlerde de başarısız oldum. iş konusunda hayat benim için garip gidiyor.

geç kalmış bir başlangıç oldu biraz. şartlar farklı gelişebilirdi benim için. kuşkusuz benim hatalarım fazlasıyla mevcut. hatalar dediğim aslında yanlış tercihler. tercihler yaparken fazlasıyla girilen beklentiler. beklentileri minimumda tutmak sanırım her zaman iyi.

06 Nisan, 2019

Tanışma Sonrası Sosyal Medya

yeni tanıstığım insan konusmalarında fazlasıyla politikse sosyal medya hesaplarına bakmadan duramıyorum. gerçi burayı saymazsak sadece bir tane sosyal medya hesabım var, o da twitter. twitter dışında aktif olarak kullandıgım sosyal mecra yok. sosyal medyaya, sosyal medyanın getirdiği kültüre ve yarattığı sektörden dolayı oluşan iş kollarına ilgim ve alakam olmasına rağmen aktif olarak kullanamıyorum. sebebini şurada belirtmiştim.

tanıstıgım insanın twitter hesabı varsa yaptıgı paylaşımlar karakterine dair bir şeyler fısıldıyor. bu tutum insana olumsuz ön yargı aşılasa da  twitter, facebook ve instagram'a göre tanısılan insan hakkında daha net bilgi verebiliyor. insanların nefretleri yüzüne vurmasa da sosyal medya hesaplarına yansıyabiliyor. konusurken olabildiğince kibar olan insan, sosyal medya hesaplarında acımazsızca birilerinden nefret edebiliyor. bahsettiğim durum bir ünlüyü sevmek ya da sevmemek değil, bir olaya karşı olusan tutum. insanlar keskin cephelere ayrılıyor. memlekette hayatın kendisi böyle ama günlük hayatta o cepheler biraz daha yumusak en azından. o yüzden akıl sağlıgı için sosyal medyada fazla bulunmamak, günümüz tabiriyle zaman zaman sosyal medya detoksu yapmak ruh sağlığı açısından faydalı olabilir.

bugün tanıstıgım arkadaş ilk intibada son derece kibar, saygılı olsa da kısa zaman sonra gündemle alakalı okudugu birkaç tweetle içindeki nefreti nasıl beslediğini gösterdi. bu eleştiriyi kendime de acımasız yapabilirim, özellikle üniversite zamanlarım için... her ne kadar o zamanlar sosyal medya bu kadar aktif olmasa da sosyal medya gazına gelip karşıt fikirlere olan nefretimi zinde tutabiliyordum. şu anda bu yüzden sosyal medyaya karşı inanılmaz soğukluk hissediyorum. erite erite sadece elimde twitter kaldı. anlık haber akışı gibi kullandıgımdan vazgeçemiyorum. alışkanlıklar güç de olsa değişebiliyor. twitter'ı kullansam bile umarım tanıstıgım insanları yazdıklarına göre yargılamayı bırakabilirim.