almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Temmuz, 2020
03 Mayıs, 2020
Keine Revolution auf nüchternem Magen!
almanyada yaşayan türk kültürünü birçok kişinin aksine seviyorum. tabii buradaki birçok kişi aynı gemide olmayanlar ya da suyun öteki tarafında olanları kapsıyor. bu grup temelde almanyada yaşayan türkler orada sol partileri türkiyede iktidarı ya da sağ partileri destekliyor diyerek, almanyada yaşayan türklere karşı anti tutum benimsiyor. bir zamanlar sanırım böyle düşünüyordum. elbette çok su aktı geçti, benim de fikirlerim değişti. birkaç kez burada da yazmıştım.
almanyada türkiyeye özlem duyan gurbetçilerin birçoğunun sosyalleşme yerleri camiiler. sadece ibadet amaçlı değil, dernek işleri için de kullanılır. camii derneğinin kahvehanesinde oturup muhabbet edilebilir, ülke gündemi yorumlanabilir, süper lig izlenebilir, ekseriyetle silex'te yapılmış lahmacun bulunabilir. zaman zaman özel günlerde kermes işleri olur. görseldeki kadın gibi doya doya türk yemekleri yiyebilirsiniz. fotoğrafı görünce camiilerde yapılan kermesler aklıma geldi.
fotoğrafı twitter'da gördüm. kadın kimdir, nedir bilmiyorum. küçük çaplı araştırmayla fotoğrafın dört yıl önce berlin'de 1 mayıs kutlamalarında çekildiğini buldum. sanırım 1 mayıs fırsat bilinip bir vakıf ya da dernek için evlerde yapılan hamurişleri satılıyor.
görselde boş mideyle devrim olmaz yazıyor. boş mideyle herhangi bir şeyin olacağını zannetmiyorum ve sloganı sonuna kadar destekliyorum.
05 Nisan, 2020
Unorthodox
mini dizi olması hasebiyle ilgimi çekti. twitter'da birkaç iyi yorum okuyunca bir çırpıda diziyi izledim. dizinin büyük bir bölümünün almanya'da geçmesi daha da dizinin içine çekti beni. alman yapımı ya da almanya'da geçen işleri seviyorum.
dizi deborah feldman'ı kitabından uyarlama. gerçek bir hikayeye dayanıyor denilebilir. birebir gerçek olmasa bile böyle hikayelerin varlıgına şahit oluyoruz. yahudiliği çıkar, islam'ı ya da herhangi bir ülkeyi, milliyeti koy... hikaye değişmez. bu hikayeler hep var ve kötüsü hep var olmaya devam edecek.
açıkçası diziyi izlemeden önce hasidik yahudiliği bilmiyordum, yahudilik hakkında da çok bilgim yoktu. bildiklerim daha çok kulaktan dolma bilgiler ya da sağda solda izlediğim dizilerden, filmlerden kaynaklıydı. dizide anlatılan cemaatler hakkında hiçbir fikrim yok. bu tür cemaatlerin yobazlık kıyası yapılmaksızın islam'da da var.
insanın bir alana sıkışması, bir kabuktan çıkmaya çalısması çok zor. orada sıkısıp kaldıgının farkına varması bile acı veriyorken oradan çıkmaya çalısmak daha da acı verici oluyor. yaşadıgınız çevreyi reddetmek, toplumu reddetmek, en önemlisi kendinizi reddetmek kolay kolay her insanın yapabildiği bir şey dğeil. esty de kendisinin farkına varıp hem kendisini hem de yaşadıgı çevreyi, toplumu, kültürü reddedenlerden. yakov da aslında kendi durumunun farkında ama kendisine itiraf edemiyor. moische de durumunun farkında, kendini istediği hayata o cemaat içinde adapte edebilmiş. esty ise kendi kimliğini reddediyor. kendini bulmak, yaşamak istediği hayatı seçiyor. bu yola girebilmek cesaret işi... dizide yakov üzerinden özellikle o kabugu kırabilmenin ne kadar zor oldugunu görebiliyoruz. bu yüzden esty gibi olanlara olan saygı daha da artıyor.
çok sevdiğim dizi oldu. belki birkaç bölüm daha uzun olabilirdi. esty'nin almanya'ya gidişi oradaki hayata adapte olması çok hızlıydı. hayatında mahallesi dısına çıkmamıs, toplumdan bu kadar kopuk bir insanın bu kadar kolay uyum sağlaması kolay olmamalı. mini dizi olması sebebiyle belki buralar hızlı geçilmiş olabilir. bunun dısında genel olarak iyi diziydi.
06 Ekim, 2019
BMW: The Escape
bmw, the escape kısa filmini almanya'nın birleşim gününde yayınladı. filmde bmw marka arabayla doğu almanya'dan batı almanya'ya kaçış anlatılıyor.
kaçmak. kaçmaya çalışmak.
dünyanın hala en büyük problemlerinden bir tanesi. bmw mutlaka bu filmden dolayı gururludur. almanya'nın birleşiminde de mutludur. ancak yıllar geçmesine rağmen hala her gün bir yerlerde insanlar kaçarken canlarından oluyorlar. film bir şeylerin düzeldiğini anlatsa da hala sınırlar var, hala insanlar yurtlarında özgürce yaşamıyorlar ve kaçmaya çalısırken ölüyorlar.
kapitalizm zaman zaman büyük yalan.
07 Mart, 2019
Bibiana Steinhaus ve İran
geçtiğimiz haftalarda oynanan bayern münih-augsburg maçı iran'da televizyonda yayınlanmamış. yayınlamama sebebi maçın hakeminin kadın olması. bibiana steinhaus almanya'nin önemli futbol insanlarından. başarılı bir hakem.
iran'a tepki olarak bayern tribünleri görseldeki pankartı açmışlar. "an der pfeife, am mikro, in der kurve: frauen sind teil des fussballs." türkçesi, hakemlikte, mikrofonda, tribünde kadınlar futbolun bir parçasıdır.
iran'da kadınlar futbolun hiçbir şekilde parçası değil. kadınlar ne sahada ne de tribünde yer alıyor. buna karsılık iran'da futbola ilgi duyan kadınların varlıgı biliniyor. genel olarak spora ilgi duyuluyor. hatta bununla güzel bir film var; offside. iranlı bir kadın taraftarın yasak olmasına rağmen maça gitmesini anlatıyor.
21 Ocak, 2019
Deutschland 83
alman sinemasını seviyorum ama son yıllarda dizilerde de güzel işler yapmaya başladılar. geçmişleri karanlık olsa da işlenecek çok malzeme var. doğu ve batı almanya'da bu malzemelerden...
deutschland 83, doğu almanya'nın subay olan martin'i batı almanya'ya göndererek istihbarat toplamasını konu ediyor. farklı ülkelerin, sistemlerin kucağında iki ülke ve halk... soğuk savaşın kızgın oldugu dönemde martin rauch, batı almanya ordusunda nato raporlarını, ülkesi doğu almanya'ya gönderiyor. bu minvalde de doğu almanya, batı almanya'ya karşı harekat ve savunma planı hazırlıyor.
ilk sezon 8 bölümden oluşuyor. ikinci sezonunu izlemedim. genel olarak izlemesi keyifli olsa da hikaye aceleye getirilmiş. martin'e görev söyleniyor. annesi hasta olmasından dolayı kabul etmek istemese de istemeye istemeye görevi kabul ediyor. bir anda kendisini batı almanya ordusunda buluyor. orduda yüksek rütbeli bir komutanın emir subayı oluyor. hemen ajanlık yapmaya başlıyor. kapı kilidi açmalar, odalara böcek yerleştirmeler... 83 yılı olsa da güvenlik bu kadar zayıf olmamalı. martin'in batı almanya serüveni çok aceleye getirilmiş.
bir başka konu ise doğu almanya'nın anlatılışı... ayrıntılı bildiğim konular değil ama doğu almanya'da insanlar gerçekten dünyadan bu kadar bihaber mi yaşıyorlardı bilemiyorum. bir şeyin yasaklı olması, ona ulaşamamaktan ziyade dünyadan haberleri yokmuş gibi yasıyorlar. doğu almanlar sovyet güdümünde, onlar ne isterse yaparlar. standart hayat. bunun tam zıttı olarak ise batı almanya çok renkli; trendeleri bilen, her şeyden haberi olan ve bunlara ulaşabilen insanlar toplulugu. bu konuda dizi ne kadar gerçekçi merak ediyorum.
hikaye güzel olsa da senaryo biraz zayıf kalmış. hikaye daha ayrıntılı işlenebilirdi. özellikle martin'in batı almanya günleri ağırdan alınarak anlatılabilirdi. yine de farklı konu ve güzel hikaye oldugundan kaliteli iş olmuş.
19 Ocak, 2019
Dogs of Berlin
almanya'da yaşadıgım kısa süre her ne kadar benim için tutunamama hikayesi olsa da iyi ki gitmişim dediğim büyük tecrübe oldu. daha farklı olabilirdi ama olmadı. gerçi zaman zaman neden gittim dediğim olmuyor değil ama genel duruma bakınca gitmekle, denemekle iyi yaptıgımı düşünüyorum. almanya'da yaşadıgım hayattan ötürü bu tip yapımlar; göç, göçmen, mülteci, iltica konuları ilgimi çekiyor.
dogs of berlin. 2018, almanya yapımı polisiye dizisi. hikaye, almanya'nın çok kültürü yapısının göbeği berlin'de geçiyor. dizi olabildiğince bütün yaralı parmaklara dokunuyor. net olarak sempatik gösterilen kesim yok ya da net olarak nefret objesi haline getirilen kesim de yok.
gurbetçi futbolcu orkan erdem'in öldürülmesi üzerinden hikaye yürüyor. orkan erdem, almanya'nın en ünlü, dünyanın en yetenekli futbolcularından birisi. berlin'de oynanacak almanya-türkiye eleme maçı öncesinde ölü olarak bulunuyor. dizinin ilerleyen bölümlerde anladıgımız kadarıyla orkan kendisini türk hissediyor ama profesyonel gerçekçelerle almanya milli takımını tercih ediyor. bu tercihinden dolayı türkler tarafından dıslanmıs, tepki çekiyor. göçmen bir futbolcu olması sebebiyle neonazilerin de tepkisini çekiyor. kendisini sevmeyen alman kitleyi tam olarak neonaziler olarak açıklamak da doğru değil. neonaziler açık açık ırkçılık yaparak kendilerini belli ediyor. bir de örtülü olarak ırkçılık yapanlar var. tanım ne kadar doğru oldu bilmiyorum. mesut özil'in kazanınca alman kaybedince göçmen cümlesi açıklayıcı aslında. orkan erdem zaman zaman alman, zaman zaman göçmen. almanya'da bir göçmen, başarılı oldugu sürece alman. aksi taktirde ne kadar alman olsa da hiçbir zaman alman değil. komiser erol'un milli maçta türkiye'nin attıgı gole sevinmesi göçmenlerin içindeki memleket hissiyatını gösteriyor. ne kadar alman olsan da içinde kendi özün oluyor. başkasın. erol, birçok kez alman oldugunu dile getiriyor ama hislerini hem stadyumda hem de stadyum dısında kendisini kutlamaların içinde buldugunda gizleyemiyor. türkiye'ye karşı duyguları açığa çıkıyor. orkan erdem için de bu geçerli. orkan'ın ölümü sonrası aileye haber vermeye giden polisler de bunu fark ediyor. aile evinde orkan erdem'in oynadıgı takımların formaları varken sadece almanya milli takımı forması yok. bu sanırım tek milliyetle büyüyen insanların kolay kolay anlayamayacağı bir konu. iki milliyetle, iki kültürle, iki ana dille büyüyen insanlar erişkin olduklarında kendilerini hangi ülkeye, kültüre ait hissettiklerine dair olan kafa karısıklıgı kolay anlaşılabilecek durum değil. bu kişilere, verdiklere kararlara, yaptıkları tercihlere sadece saygı duymak gerekiyor.
azınlık olmak, paranoya harmanlı gerçeklerle yaşamak, haklarının korunduguna inanmamak demek. orkan erdem'in abisinin polis soruşturmasına güvenmemesi adaleti türk çetesinde aramasına yol açıyor. ölen kişi türk olunca, türklerin tepkisini çekmemek için göstermelik bir türk polisin soruşturmayı yürütmesi, türkleri sakin tutarak olası olayların önüne geçmek isteniyor. bu durum, ülkedeki azınlıkların ülkenin adaletine olan güvensizliğini gösteriyor. çeteleşmeler de bu sebeple var sanırım. ait olamamak, dıslanmıslık duygusu... tarık amir aşireti, kovaç çetesi, motorsikletli türk çetesi kendi alanlarında hakimiyet kurarak önlerine bakıyorlar. ülkeye karşı bir duruş, cephe alış. illegal yollarla aranan meşruiyet.
dizinin değindiği başka konu neonaziler. hala varlar, örgütlüler. dizi elbette bir kurgu etrafında ilerliyor ama hitler hayranı almanların gizli saklı yasadıkları, var oldukları gerçek. polis kurt grimmer'in neonazi geçmişi ve hala neonazi olan ailesiyle olan bağları, neonazilerim kamusal alanda aktif olarak varlıklarını gösteriyor. özellikle günümüz politiğini düşününce dizideki neonazilerin bazı söylemlerine yabancı değiliz. grup lideri, grubu motive etmeye çalışırken berlin'de azınlık olduklarını, göçmenlerin memleketlerini istila ettiklerini, işlerini aldıklarını söylemesi günümüzde sık sık duydugumuz söylemler. bunları duymak için hudutun ötesine geçmeye gerek yok. ülkenin eğitimli oldugunu düşündüğümüz kitlenin toplandıgı bazı sosyal platformlarda, türkiye'de yaşayan göçmenlere, mültecilere söylenen laflar, dizideki neonazi söylemlerinden farklı değil. ırkçılık bir hastalık değil elbette, politik bir duruş. tabii ırkçı oldugunu bilene... bu yüzden sanki ırkçı oldugunun farkında olmayan insanlar ırkçılığı bilinçli olarak yapan insanlardan daha tehlikeli. yaptıgının ırkçılık oldugunu bilmeyen bir insana ırkçılık yaptıgı söylenince ne alakası var kardeşim, ben türkiye'yi, geleceğimi, çocuklarımı düşünüyorum cevabını alıyorum. ısrarla ırkçılık yaptıgını söylediğimde de ırkçıysam ırkçıyım, ülkemi sevmek ırkçılıksa ırkçıyım cevabı alıyorum. tehlikeli sular tabii.
alman devlet kurumlarındaki kokuşmuşluk; federasyonun, polisin, idarecilerin tutumları ayrı paragrafı hak ediyor aslında... ama şunu söylemek lazım. bir ülkede turist olarak ya da öğrenci değişim programıyla bulunmakla, bir ülkede yaşamak, ülke sisteminin içine girmek farklı durumlar. bir türk olarak berlin'de turist olarak gezmekle, berlin'de türk azınlık olarak yasamak bambaska iki durum. tatillerde, gezilerde batı dünyasının mükemmel tarafına hasret çekeriz. elbette yaşadıgımız ülkenin bizde bıraktıgı izler batı ülkelerine imrenerek bakılmasındaki etkisi büyük. yine de batı'nın kendi iç işlerinde birçok problem yaşadığını bilmek gerekiyor. batı ülkelerinin tatillerde görünenden farklı yüzü oldugunun bilincinde olmak gerekiyor. tabii böyle söyleyince hemen türkiye sanki çok mu güzel tepkisi alabiliyorum. bahsettiğim durum her ülkenin sisteminde, o sisteme ait olan insanlara yasattığı problemler var. almanya gibi imrenilerek bakılan ülkenin iç siyasetinde birçok problem oldugunu görüyoruz. biz, o sisteme dahil olmadıgımız için, almanya bizde hep yaya geçidine gelince duran insanların naifliği gibi ülke izlenimi bırakıyor. oysa gerçeğin hiç öyle olmadığını sisteme dahil olunca fark edebiliyoruz. türkiye'ye gelen turistlerin birçoğu anadolu misafirperverliğinden bahseder. çünkü o insan farklı bir sistemin içinde yasıyor. oraya ait, farklı problemleri olan bir ülkede yaşıyor. oysa türkiye'den siktir olup gitmek isteyen bir insana aynı soruyu sorsak, neler sayar kim bilir? bu saymalarda hatta sövmelerde de haksız değil. sadece bir yere gideceksek bile gittiğimiz yerde problemler olacağı aşikar. problemli bir dünyada yaşadıgımız için siktir olup gitmek yerine sadece gitmek daha iyi sanki...
19 Kasım, 2018
Transit
senenin merak ettiğim filmlerindendi. alman sinemasını seviyorum. yakın dönemde de çok iyi filmler yapıyorlar. aslında film tam olarak alman sineması da değil. almanya-fransa ortak yapımı. diller arasında da sık sık geçiş oluyor. iki ülkede de konu bolluğu bir hayli fazla. özellikle nazi dönemi, doğu-batı almanya zamanlarını güzel işleniyor.
transit, nazi dönemlerinden bir hikayeyi anlatıyor. ancak o dönemde yaşanan hikayeyi bugünün dünyasında canlandırıyor. sokaklar günümüz sokakları ancak hikaye geçmişe ait. insanlar göç etmeye çabalıyor. bir bekleyis, korku hakim. ülkeden çıkmaya çalısırken baska bir insanın kimliğine bürünen georg... film bir ülkede illegal olarak bulunmanın zorlugunu verebiliyor ama her şey birbirne karısmıs vaziyette; diller, karakterler, zaman, mekan.... bu yüzden izlemesi zor film. süresi uzun olmamasına rağmen izlerken yoruyor. yer yer sıkılmadım da değil.
göç, mülteci temaları genel olarak seviyorum. ancak bu filmde bir türlü filmin içine giremedim. bu yüzden film vasatın ötesine geçemiyor.
31 Ekim, 2018
Die Welle
kitaptan uyarlama bir alman filmi. kitabı okumadım. kitaptaki sonla filmdeki sonun bambaşka oldugunu yapılan eleştirilerde gördüm. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. zira filmin sonu kitaba göre çok sert oldugu söyleniyor. buradan yapılan bir eleştiri var kitaba sadık kalınmadıgı için. açıkçası böyle bir son beklemiyordum. beklememe sebebim de karaktelerin kendilerini bu kadar olaya kaptıracağını düşünmememdi. film bir lisede anlatılan otokrasi dersinin bir haftasını konu ediyor ve öğrenciler kurdukları die welle grubunun sempatizanı haline dönüşüyorlar. bu dönüşüm sürecine dair çok fazla bir şey göremiyoruz. bu kadar çabuk olmamalı. ya da bu denli sert dönüşüme okul yönetiminin tepkisi olmalı. burada bazı kopukluklar oldugunu düşünüyorum. ama tüm bunlara rağmen güzel film.
ekşi sözlük'te okuduguma göre bazı okullarda kitabı okutulmuş, sınıfta filmi izleyenler olmuş. lise çağındaki hatta üniversite çağındaki öğrencilere dahi izletilebilecek bir film. grubun, öğrencilerin dönüşüm süreci tam olarak iyi yansıtılmasa da, kendi halinde okula gidip gelen insanları nasıl değiştiğine ve diktatörlüğün her zaman potansiyel tehdit oldugunu izleyiciye verebiliyor film.
bir sahnede ülkesinde bir daha nazi tehlikesi olmayacağını söyleyen öğrenci, bunun için alman halkının yeterli bilince sahip oldugunu söylüyor. bunu söyleyen öğrenci de zamanla grup içinde dönüşen öğrencilerden birisi. öğrencilerin birçoğu kötü bir şey yaptığını düşünmüyor. onlara göre kendileri birlik ve beraberlik halinde yaşıyorlar. birlikten güç doğuyor. bunu aşırı doz milliyetçilik ile harman yaptıgımızda, yapılan her eyleme kendi çapında mantıklı açıklama getirmeye çalışan bir grup doğuyor.
biraz daha uzun tutulup öğrencilerin yaşadığı fikir dönüşümü daha ayrıntılı işlense çok daha güzel olabilirmiş. ama bu haliyle de bir hayli dikkat çekici, güzel bir film.
02 Ekim, 2018
Aus dem Nichts
film, almanya'da terör saldırısında ailesini kaybeden bir kadının hak, hukuk mücadelesini konu ediniyor. fatih akın filmi; yazmış ve yönetmiş. genel olarak fatih akın'ın filmlerini seviyorum. ama ilk filmleri şu an yaptığı filmlerde çok daha iyi... genel olarak filmi beğendim ama bu beğeni oradaki türkiye kültürüne ilgi duymamdan ötürü olabilir. almanya, türkiye, türk, kürt, almancılık, gurbetçilik, azınlıklar... seviyorum böyle hikayeleri.
film genel olarak vasat aslında. daha iyi kurgulanabilir ya da senaryo daha iyi olabilirmiş. şu an almanya'nın göbeğinde saldırı olsa herhalde ilk bakılacak yerler güvenlik kameraları olur. almanya'yı geçtim sağımızda solumuzda olay oldugunda bile sıradan vatandaş kameraya bakmışlar mı diye olay yeri inceleme komiseri oluyor. filmde bomba patlıyor, ortada terör şüphesi var ama şüphe yeterince araştırılmıyor. araştırlmaması filmin konusu değil. daha iyi ifadeyle bu tür dosyaların üzerine çok gidilmediği, yeterine araştırılmadıgı hatta ve hatta üstünün kapatıldıgı gerçekleri var. ancak film bunun üzerinde durmuyor. ya da duruyorsa bile izleyice çok geçmiyor. filmin süresi biraz daha uzun olup, soruşturma kısımları daha iyi olabilirmiş. buralar hep spoiler olacak. eldeki otel defteri kayıtlarına bakan mahkeme, şüphelilerin almanya'da olmadıgına hemen inanabiliyor. defter araştırılmıyor, soruşturulmuyor. böyle olunca film inandırıcılıktan uzaklaşıyor. fatih akın da röportajında filmin anne olmak ve yas tutmakla alakalı oldugunu söylemiş. filmi çekmeye iten sebep olarak bu tip cinayetlerin yeterince üzerinde durulmadıgını ve mafya üzerine yıkıldıgını ama akabinde filmi çekmeye başlayınca, farklı durumlar gördüğünü söylüyor. cinayetlerin üzerinde durulmaması annenin içinde bulundugu durumla alakalı. acı olayın varoluşundan daha önemli. belki de bu yüzden filmde, soruşturma kısımlarınun üzerinde çok fazla durulmamış.
daniel kruger filmdeki rolüyle cannes'da altın palmiye ödülü almış. zaten filmi de tek başına sırtlamış. o da olmasa film vasatın altında bile kalabilirmiş.
27 Eylül, 2018
Euro 2024
daha hangi ülkenin kazanacağı belli olmadan üstü kapalı göndermeler siyasi kanattan gitmişti. cumhurbaşkanı erdoğan adil bir seçim yapılmasını istiyordu. bu söylemin alt metninden seçimin adil olmadığı düşüncesini çıkarabilirdik. yine cumhurbaşkanı mesut konusunu tekrar gündemi getirmesi, üstü kapalı ırkçılık göndermesi bel altı vurmaktan başka bir şey değildi. bunun yanında twitter'da takip ettiğim birtakım spor yöneticileri; bazıları müdür pozisyonunda, eleştirmeyi dahi yasaklamıştı. seçime günler kala, bu saatten sonra yapılacak eleştirinin balta görevi görmekten başka bir işe yaramayacağı düşüncesinde olanlar vardı. haklı gerekçelerle turnavının türkiye'de yapılmasını istemek kadar, yapılmasını istememek de sadece zıt bir düşünceydi. ben de zıt düşünce tarafındaydım. bu düşüncede olmamın tek sebebi de sürekli tesise para harcamanın bir şey getirmediğini düşünmem. eğer turnuvayı düzenleseydik ek harcamalar için 70 milyar lira harcanacağı söyleniyor. büyük para. şu şartlarda bu paranın çok daha verimli kullanacağı düşüncesi bile turnavayı istememek için bir sebep.
hoca verdi, ben aldım cümlesi öğrenciler arasında popülerdir. düşük not alınca hoca verir, yüksek not alınca öğrenci alır. bu da aslında başarısızlığı başka tarafa attığımızı somut örneği. uefa'nın seçimine yapılan eleştirilerde de benzer durum görülüyor. alamadık çünkü rakibimiz bizden daha hazırdı, daha tecrübeliydi, daha başarılıydı... alamadık çünkü eksiklerimiz var. ne kadar avrupalıyız tartışılır. türkler olarak sevsek de sevmesek de kültürel iktidar o taraf, bizim taraf değil. ne kadar oralıyız ve ne kadar oralı olmak için çabalıyoruz. hoş, oralı olmak gibi zorunluluğumuz da yok. neysek o olalım. başkaları tarafından oralı ya da buralı ilan edilmek çok önem arz etmemeli. ancak kendimizi bi yere yerleştirmeye zorluyoruz. almanya'nın kazanmasının elbette politik tarafı var. peki, türkiye kazansaydı bu karar tamamen sportif mi olacaktı? türkiye'nin sulu tarafının gazetecilerinden avrupa ayakta kalmaki için almanya'yı güçlendirmek istiyor, uefa da bu sürecin bir parçası minavlinde yorum yapıyor. bakış açısı böyleyse neden bu turnuvayı düzenlemek için aday olduk. o kadar yatırım yaptık. anlamak güç. başarısızlığımızı iteleme, başarısızktan kaçma huyumuzdan vazgeçmek gerekiyor sanırım. çok konusulan baska durum da sponsorlar öyle istedi. futbolun sanayileşmesi sanayisinde binlerce lira kazanan insanların, kendi televizyon programlarında ellerinde sponsorun verdiği kupalarla çay, kahve içenlerin bu yorumları yapması ironik. sponsorlar sayesinde o hayatlar yaşanıyor. bu oyun gelişiyor. elbette onların isteği seçim konusunda da önem arz edecek.
birçok konuda yetersisiz. yeterli lobi gücü sağlayamıyoruz. ülke içinde, ülke dışında politik sorunlar yaşıyoruz. tesis yapmayı gelişmişlik zannediyoruz. futbola tutkuyu sadece kendimizi duyduğunu sanıyoruz. hep iyi, yeterli olduğumu düşünüyoruz. her şeyin en güzelini hak ederiz ama bir türlü bize vermezler en güzelini. belki de hak etmiyoruzdur güzeli. uefa'nın kararının yüzde yüz hakkaniyetli oldugunu düşünmüyorum ama hak edecek kadar iyi oldugumuzu da düşünmüyoruz. karşımızda çubuk krakerle kandırılan bebek yok. artık türk yemekleri diyerek bir şeyleri yaptırabileceğimiz fikrinde vazgeçmemiz gerekiyor. önce kendi içimizi halledelim. kendi içimizde hakkaniyetli olalım. sonra başka taraflardan hakkaniyet bekleriz.
22 Şubat, 2018
Scholl Kardeşler
birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz günlerden ziyade sesini çıkaran insanlara ihtiyacımız var. her geçen gün ses çıkarmak daha da zorlaşıyor. işimi kaybederim, mesleğimi kaybederim, toplum ne der, benim çabamla değişecek mi sanki demeden kendi sesimizin duyulacağı yerin önemini düşünmeden o sesi çıkarmak lazım. tabii zor. yazması kadar icraati de kolay olsa keşke.
twitter'da boş boş parmak oynatırken bir tweete denk geldim. scholl kardeşler 75 yıl önce bugün hitler rejimine karşı geldikleri için idam edildiler. üniversite öğrencisiydiler ve nazilere karşı kurdukları die weisse Rose isimli grupla halkı nazilere karşı direnişe çağırıyorlardı. zamanın vatan hainleri, idam edilen insanlarını almanya bir pulla anmayı da eksik görmemiş. sanırım dünya zannedilenden daha çabuk dönüyor.
sophie scholl özelinde bir film de var. filmle alakalı yazmıştım. zaten scholl kardeşlerden ve kurdukları gruptan film sayesinde haberim olmuştu. o yazının son paragrafı bu postun da sonu olsun. insanların muhalif olarak nefes almak için bile zorlandıkları dönemlerde, işleri yoluna koyabilmek için, insanlık ve özgürlük için mücadele içine girmeleri kutsal bir davranış. bir laf vardır, bazı insanlar için söylenir; dünya dönüyorsa böyle güzel insnalar sayesinde diye. gerçekten eğer insanlık varsa, özgürlük varsa sophie scholl gibi insanların ettiği mücadeler sayesinde var. dünya bu yüzden dönüyor.
dünya'da nasıl adalet bekleyebiliriz, davalarını hakkıyla savunmaya çalışan bu kadar az kişi varken? ne kadar güzel, güneşli bir gün ve ben gitmek zorundayım. ama benim ölümüm niye sorun olsun ki; eğer insanlar bizim sayemizde uyanırlarsa ve harekete geçerlerse?
sophie scholl
21 Şubat, 2018
Vallah Montag is Haram!
pazartesi fikstüründen şikayet eden frakfurt taraftarının dün akşam açtığı çokdilli pankart. türkçesi, vallahi pazartesi haram. mealen, pazartesi gününe maç koymayın. haklı tepki. daha önce yine frankfurt taraftarından 18.30 maçı için warum lan? tepkisi gelmişti.
kültür neydi? iyilikti, güzellikti...
17 Şubat, 2018
Grbavica
bosna savaşı sonrası bir kadının hayata tutunma hikayesi. türkçesi esma'nın sırrı. 2006 yılında berlin'de altın ayı ödülü almış. yıllarca saklananan söylenemeyen bir sır. kadın olmanın zorlukları. tür olarak dram geçse de bir kadın filmi, aynı zamanda da bir savaş filmi. top, tüfek, silah, bomba, cephe olmasa da bana göre tam bir savaş filmi. patlayan bombalar, ölen insanlar, yurtlarını terk edenler savaşın bilinen tarafı. peki ya sonrası? savaşın getirdiği psikoloji ile yaşamak, insanın içerisinde patlayan bombalar, atılamayan sessiz çığlıklar... "insanlar savaş sırasında bile birbirini daha çok seviyordu." filmden bir replik; savaş, bu cümleden daha iyi anlatılamaz herhalde.
son zamanlarda suriyeliler ile ilgili söylemler var. onları tekrar yurtlarına göndereceğiz deniliyor. bu söylemlerin üzerine böyle bir film izlemek iyi oldu. savaş zaten görünen bir şey, savaşın görünmeyen tarafı ise savaş bittikten sonra başlıyor. yine bir sahnede pelda, savaştan önce ekonomi okuduğunu ama savaş bittiken sonra takatinin kalmadığını söylüyor. hem okusam bile iş yok, haliyle okumamın gereği yok diyor. filmde sürekli oynanan futbol bahisleri belki bu yüzden. para kazanılmak zorunda, nasıl olduğu önemli değil, çünkü ihtiyaçlar, devam eden bir yaşam var. suriyeliler ile alakalı da bu minvalde düşünmek gerekiyor. ama onlar yiyip içip, nargile kafeler de eğleniyor. esma da savaş öncesinde tıp öğrencisi ama savaş bittikten sonra bir gece kulübünde çalışıyor. yeniden aşık olmaya çalışıyor. hala içindeki savaşla birlikte yaşamaya devam ediyor. çünkü geçmiyor o psikoloji. akıp giden yaşama karışıyor. bir insanın içindeki yaşamını bilemiyorsun. neler gördü? nasıl yaşıyor? üzerinden yıllar geçmesine rağmen bulunan toplu mezarlar var. esma, pelda'ya eğer sen gidersen ve baban bulunursa onu kim teşhis edecek diyor. gitmek de zor, kalmak da... en zoru her şeye rağmen yaşamak.
esma bir sırla yaşıyor. o sır, gözünün önünde büyüyor. bir yerde o sırrın karşısına gecip kendisine hesap soracağını biliyor belki de. zordur böyle bir yaşam. onca olan bitenden sonra insanda bazı duyguların yeşermesi güç. bu yüzden savaş sonrası daha büyük bir savaş.
bunlar da filmin getirdikleri. bir bosna ilahisi ve saraybosna için yazılmış bir şarkı.
11 Şubat, 2018
Toivon tuolla puolen
suriye'den kaçmak zorunda kalıp kendisini finlandiya'dan bulan bir adamın hikayesi. mülteciliği anlatan bir film. türkçesi umudun acı yüzü. uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi ama bir türlü izleyemiyordum. izlenecekler listesinde sürekli öne çıkmasına rağmen hep araya başka filmler karıştı. nihayet dün gece izleyebildim. ciddi bir derdi, meseleyi ajitasyona girmeden sakin sakin aktaran filmleri seviyorum; hem filmde anlatılan derdi anlıyorum, hem de film bana dinginlik veriyor. bu da öyle bir film oldu. kaurismaki filmleri sanırım böyle. daha önce le havre'ı izlemiştim. benzer hisse kapılmıştım. kaurismaki'nin diğer filmlerini de sıraya koydum en kısa sürede onları da izleyeceğim.
bir süre almanya'da yaşamıştım. benim için tabii sonu hüsranla biten bir tutunamama tecrübesi oldu. o başka bir post konusu olabilir. insanların avrupa'ya gitmek için yollara döküldüğü, kilometrelerce yolu yürüdüğü, sınırlara dayanıp polisle karşı karşıya geldiği, şiddet gördüğü buna mükabil politikacıların insanların hayatları üzerine pazarlık yaptığı, erdoğan'ın açarım kapıları dediği, avrupa'nın para vereceğiz kapıları açma dediği dönemde almanya'da yaşıyordum. büyük bir insanlık krizi. o zamanlar mülteci olmak ne demek yakından hissetmiştim. filmde pek girilmemiş ama en büyük problemlerden bir tanesi dil. bulundugunuz ülkenin dilini konusamadıgınız vakit bir uzvunuz eksik gibi oluyor. çok büyük bir problem. almanca öğrendiğim zaman kursa mülteciler gelmişti. devlet, kurslara giden mültecilerin parasını ödüyor, kurslar da mültecilere belli bir seviyeye kadar almanca öğretiyordu. tabii benim gittiğim kursun pek umrunda değildi. çeşitli odaları bozup sınıf yaptılar. üniversite öğrencilerini yarı zamanla işe alıp mültecilere almanca öğretmeye çalıstılar. görünüşte insanlar kursa gidiyorlar ama asıl faydayı kim sağlıyor? herhangi bir şikayet mekanizması yok. benim herhangi bir şikayetim dikkate alınırken, onların şikayetleri sallanıyordu. o şekilde kursları bitirdiler. kim kazandı? herhalde en kazançlı kurs çıktı. devletten parasını aldı, öğrencileri yarı zamanlı çalıştırdı, en düşük maliyetle en yüksek karını elde etti. özendiğimiz, gitmek istediğimiz ülkelerde de bunlar oluyor. hayatları ek gelir olarak görmek. filmde de işlenmiş bu, kötüler var ama her şeye rağmen iyiler de var.
mülteci olmak zor. göçmek zorunda kalmak zor. zorunda olma hali kötü... orada bir çiftle tanışmıştım, ikisi de öğretmen, çocukları için gelmişlerdi. yine fırında çalısan birisiyle tanıstım, suriye'de elektrik mühendisiymiş ama fırının temizlik görevlisiydi. ev taşımak için gelen suriyeliler, diğer göçmenleri epey kızdırıyorlar çünkü piyasayı düşürüyorlarmış. türkler, polonyalılara... polonyalılar, bulgarlara... en son gelen hep suçlanıyor piyasayı düşürdükleri için. hollanda'da seçim zamanı, hollanda'da bulunan bir türk kahvesinde röportaj yapıyorlar. türk, ırkçı wilders'a oy vereceğim diyor. sebep olarak da hollanda'ya çok fazla göçmenin geldiğini söylüyor. işleri etkileniyormuş. neresinden tutsak elimizde kalan bir düşünce. evi taşıyan suriyelilerden bir tanesi eski futbolcuymuş diğerinin de elektrik üzerine dükkanı varmış. dükkanı olanın durumu epey iyimiş ama bombardımanda apartmanı yıkılmış tamamen. gidecek yer yok. haliyle düşmüş yollara...
bir sahne vardı. sığınma talebinin reddedilme sebebi olarak halep'te savaşın olmaması minvalinde bir şey söyledi memur. o esnada da arkada halep'te çocuk hastanesinin vuruldugu haberi geçiyordu. neye göre savaş var, neye göre yok... bilinmiyor. bilinen tek şey zorluk. gitmek zorunda kalmak çok kötü. umut edenler, umudun acı yüzünü hiçbir zaman görmezler umarım.
03 Aralık, 2017
Sophie Scholl - Die letzten Tage
gece uyumudan önce bir izleyeyim dedim, imdb'de watchlist'e bakındım durdum. zaten bir film izlemeden önce yarım saat hangi filmi izlesem diye düşünüyorum. bazen bu süre daha da uzayıp o film senin bu film benim geziniyorum internette ve sonuçta film izleyemiyorum. dün akşam internette gezinirken ekşi sözlük'te almanların rögar kapağı çalışması diye bir başlık gördüm. girdim hemen içeri baktım bir video. izledim yine hayran kaldım. onun etkisinden mi acaba bilemiyorum alman filmi izleyeyim dedim. film ararken de bu filmi gördüm.
almanlarda film yapacak konu bol. aslında bizim memlekette film yapacak konu bol ama bir türlü entrikadan öteye gidemiyoruz. o kadar güzel tema varken yıllarca zengin kız, fakir oğlan işlenmiş. hoş şu anda da pek fark yok. onca güzel konu hala duruyor ama pek işlendiği söylenemez. ya da işlense bile sanırım seyirci bulamıyor. hak yemeyelim şimdi, gayet güzel filmler var.
sophie scholl, die letzten tage, nazi döneminde bir grup üniversite öğrencisinin kurduğu die weisse rose isimli gruptan iki kardeşin hikayesini anlatıyor. başlangıç sahnesinde grup üyelerini görüyoruz ama onlar flm boyunca pek karşımıza çıkmıyor. sadece içlerinden birisini mahkeme sahnesinde görüyoruz. film genel olarak scholl kardeşler etrafında gitse de esas olarak sophie'nin hikayesini anlatıyor. henüz 21 yaşında ve nazilerin en şaşalı dönemde nazi karşıtlıgı yapıyor ve en sonunda yakalanıyor, idama mahkum oluyor. idam demişkin sophie'nin orada söylediği bir söz var bana ahmet şık'ın hapisten çıktıgı zamanki söylediği cümleyi hatırlattı. belki ahmet şık bu filmi izlemiştir ve bu sahnenin etkisinde kalmıştır. belki de ben benzerlik için fazla zorluyorum. sophie, hakimin son sözünüz nedir sorusuna cevaben şöyle söylüyordu: yakında bizim durduğumuz yerde siz duruyor olacaksınız. ahmet şık da, oda tv davası kapsamında yargılanırken, silivri çıkışında bu komployu kuranlar cezaevine girecek demişti. daha sonra bu sözleri için de yargılandı ve beraat etti. şimdi ise yine tutuklu cezaevinde ve yine aynı şey rahatlıkla söylenebilir. umuyorum onu yargılayanlar bir gün onun bulunduğu yerde olacaklar.
insanların muhalif olarak nefes almak için bile zorlandıkları dönemlerde, işleri yoluna koyabilmek için, insanlık ve özgürlük için mücadele içine girmeleri kutsal bir davranış. bir laf vardır, bazı insanlar için söylenir; dünya dönüyorsa böyle güzel insnalar sayesinde diye. gerçekten eğer insanlık varsa, özgürlük varsa sophie scholl gibi insanların ettiği mücadeler sayesinde var. dünya bu yüzden dönüyor.
04 Kasım, 2017
Die Fremde
göç, göçmenlik, mülteci, gurbetçi... bu tip hikayeleri seviyorum. insanların hayata tutunma çabaları beni etkiliyor. belki kendim de bu çabayı kısmen gösterdiğim için zaman zaman kendimden bir şeyler görebiliyorum. bu tip filmlerde bazen görüş ayrılıkları olabiliyor. bu görüşler genelde siyah ve beyaz şeklinde oluyor. griye yer bırakılmıyor. bu film de biraz öyle. ama ben ne siyah tarafındayım ne de beyaz, gri bir film.
kadına şiddet, aile baskısı, ailenin kadına sırt dönmesi bizim milli meselelerimizden. kültürümüze işlemiş ve bu da problemlerin çözümünü epey zorlaştırıyor. bu filmde de kocası tarafından şiddet uygulanan bir kadının hayata tutunma çabası anlatılıyor. zamanında evlenerek almanyadan türkiyeye gelmiş bir kadının koca şiddetinden sonra tekrar ailenin yanına almanyaya dönüşü ve orada başına gelenler hikayenin ana konusu. umay kısmen hem şanslı hem de şansız bir kadın... şanssız kadın çünkü ailesi kendisine sırt çeviriyor. bununla beraber şanslı kadın, ailesi almanyada yaşıyor. bir telefonla alman polisi gece eve gelip umay'ı oradan ailesine rağmen alıp gidebiliyorlar. ancak film genel olarak bu gerçeklikte değil. hikaye sonuna kadar gerçek. gurbetçi aile tipi güzel özetlenmiş ama karakterler tam olarak oturmamış gibi geldi bana. bir yandan kızlarını dışlamaları gerekirken bir yandan da evlat deyip bağıra basmak lazım. bu duygu nedense hiç geçmedi bana. settar tanrıöğen ve derya alabora olmasına rağmen geçmedi. oysa yorumları okudugumda genel olarak oyunculuklar beğenilmiş. oysa bana karakterler çok zayıf geldi bu yüzden de oyunculukların kötü oldugunu düşünüyorum. ailedeki kardeşlerin biribirleriyle iletişimi yan karakterler daha iyi olabilirmiş. hikayenin iyi, karakterlerin zayıf olmasından dolayı benim için vasat bir film oldu. ancak filmi kötü bulanlar da var. kötü bulanların sebebi türklerin bu kadar yobaz gösterilmesine kızıyorlar. sadece aile olarak değil, mesela kardeşlerin bara gittiklerin sahneden bile türkler yobaz. sadece restoranda çalışan türkler iyi ama onlar da entegre olmuş gibiler. pek türk sayıldıkları söylenemez. bununla beraber türklerin dışında kalanların yani almanların çok iyi olarak gösterilmesine de kızılmış. klasik türk asıllı yabancı yönetmenlerin fon bulmak için başvurdukların yöntem olarak söyleniyor. bu konuda da kısmen hak verebilirim. çünkü maalesef fon yüzünden yönetmenler zaman zaman kendilerini propaganda aracı olarak kullandırtıyorlar. film en iyi kadın oyuncu, en iyi film gibi ödüller de almış...
bu tip hikayeleri sevmeme rağmen genel olarak vasat bir film oldu. vasat bulma sebebim de türkleri aşağılıyorlar, yobaz gösteriyorlar sebepli değil. tamamen vasat karakterlerden ötürü. daha iyi bir senaryo ile daha iyi karakterlerle çok iyi film olabilirmiş.
29 Ekim, 2017
Mercedes mon amour
filmi iki gün önce izlemiştim. film hakkında şimdi yazarım, birazdan yazarım diyerek bir türlü fırsat bulup birkaç kelime yazamadım. bugün galatasaray, trabzonspor'a kaybedince benim için de gerekli fırsat doğmuş oldu. sosyal medyadan, yorumculardan hatta internetten biraz uzak kalmakta fayda var.
bayram, münih'te çöpçü olmasına rağmen bmw'de bantta çalıştıgını söyleyen bir adam. işçi olması önemli değil, gerçi bir insanın işçi olmasında da problem yok, problem olan bayram'ın çalıştığı yerin kendisine bir hava getirdiğini düşünmesi. bmw olsun da ne iş olursa olsun... bugünün travması da herhalde yurtdışı olsun da pizzacılık yapmaya razıyımcılar. bunlar da baya baya okumuş çocuklar. onlar da kendi pencerelerinden haklı tabii. memleketin modern, okumuş bayramları. ülkeden siktir olup gitme hayali kuranlar. hiç yadırgamıyorum çünkü bunu ben de denedim. kısmen becerdim de ama sonra tutunamama sorunu baş gösterdi geri kürkçü dükkanına geldim. memleket her zaman içler acısı.
almanyada kaldıgım dönemde bayram gibilerini çok gördüm. arabasıyla hava atanlar, eviyle hava atanlar, bunlardan almanlarda bile yok diyerek hava atanlar, türkiyede aynı işte çalışanları küçümseyip almanyada o işi yapanlar... almanya tam anlamıyla bir bayram cenneti ve her yaş grubunda bu bayramlardan var. tunç okan, almancı karakterini muhteşem analiz etmiş. ne eksik ne fazla. tabii bu, o insanların suçu değil. daha önce yazmıştım. oraya ilk gidenlerin çaresizliği, yoklukta zorluk içinde büyüyen çocuklar, onların çocukları... almancı karakterinin yok olması için aradan sanırım bir iki nesil daha geçmesi gerekiyor bu da epey uzun bir süre demek.
filmi benim için kusursuz olmasını engelleyen iki büyük hata var. birincisi türkiyeye girişte, bir türk vatandaşından istenilen vize, ikincisi de ankara'ya eskihisar-topçular üzerinde gidilmesi. vapur sahneleri mükemmeldi ama hikayede tutarsızlık oluşturdu. buna rağmen sahnelerin güzelliği bu hatayı neyse kıvamına getirdi.
25 Ekim, 2017
Sonbahar
sanırım üniversitelerde her zaman devrim yapmak isteyen, bu uğurda hareket eden, kendilerini bunu adayan gençler olacak. filmin anlattıgı dönemde de var, öncesinde de var, ben okuduğumda da vardı ve hala var... eylem yapan gençleri zaman zaman gördüğümüzde, arkadaşlarla konusu geçerdi; değer mi? biz kendi dünyamızda onların hayallerini imkansız görüyorduk ve gençliklerine yazık ettiklerini düşünürdük. öbür taraftan bakınca nasıl gözüküyor hiçbir zaman bilemedik. filmin bir yerinde eski dava arkadaşı yusuf'a "yaşamamız gerekiyormuş yaşadık, yine olsa yine yaşarız" demesi onları içinde buundukları duruma bakışlarını anlatıyor. bana imkansız gelen onlar için gerçekleştirilebilir, uğruna hayatın feda edilebileceği bir hayal.
film, hayata dönüş operasyonu dönemlerini anlatıyor. film içerisinde o zamanlardan gerçek görüntüler va, bu da filmin farklı bir yere koyuyor; belgesel havası oluşuyor. izlediğim kaynakta köyde konusun dilin altyazısı yoktu. sanırım lazca ya da gürcüce tam olarak bilmiyorum. anne ve yusuf arasında, anne ve komsular arasında geçen diyalogların hiçbir tanesini anlamadım. ancak anlamama rağmen hissettim. aklıma gönül yarası filmindeki meltem cumbul ile şener şen'in türkü sahnesi geldi. kürtçe bilmediği halde dinlediği türkünden etkilenen dünya, bu türküye ağlamak için kürtçe bilmek mi gerekir diyordu. herhalde hissettiğim bununla aynı. yusuf'un annesinin konustugu hiçbir şeyi anlamama rağmen, annenin evladına karşı çarezisliği, üzüntüyü anlayabildim.
hayaller uğruna, dava uğruna bu çekilenlere, üzüntülere değer mi bilmiyorum. bunu bilmiyorum ama bu uğurda canlarını ortaya koyanlar, bedelini ağır bir şekilde ödeyenler saygıyı hak ediyor.
20 Eylül, 2017
Das Boot
ne zaman izlemek için film seçmeye başlasam karşılaşıyordum ama bir türlü süresinden dolayı izlemiyordum. iki buçuk saatin üzerine çıkan filmlerde konsantrasyon problemi yaşıyorum. film ne kadar güzel olursa olsun bir yerde filmden kopuyorum. hele hele film vasat bir şeyse sıkılıyorum ve filmin sonunu bir türlü getiremiyorum. ama bu filmi ertelemekle büyük hayata yapmışım.
das boot, alman sinemasının başyapıtı desek yalan olmaz. döneminin en yüksek bütçeli filmi olmuş. bir ara holywood işin içine girecekmiş ama hikayeden taviz vermemek için vazgeçilmiş. iyi de yapılmış; filmde gereksiz kahramanlık ve hamaset yok. böylece dibine kadar savaş hissediliyor; karakterlerin korkularını, sinirlerini, heyecanlarını, mutluluklarını bütün saflıklarıyla hissedebildim.
savaş kötüdür. savaş içerisinde büyük kahramanlıklar olsa da kötüdür. das boot, bunu anlatan en iyi filmlerden bir tanesi olabilir. belki de en iyisi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















